PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : A - Z Sağlık



*NaZ*
28.12.2006, 19:09
Adet sancısına dikkat!



Kadınlarda en sık rastlanan çocuk sahibi olamama nedeni yumurtlama bozukluğu. Ancak Op. Dr. Aytuğ Kolankaya, bu sorunun basit ilaçlarla tedavi edilebileceğini vurguluyor. Kolankaya’nın anlattığına göre, yumurtlama bozukluğunda adet düzensizliği önemli bir belirti olabiliyor. En sık yumurtlama bozukluğu polikistik over’de gözüküyor. Şakaklar ve göbek altında sert kıl şeklinde tüylenme; yüzde akne, kilo değişiklikleri, adet düzensizliği veya hiç adet görmeme ise polikistik over’in en önemli belirtileri olarak sıralanıyor.
Bir diğer hastalık ise endometriozis... Rahmin dışında yapışıklıklara ve adetin ağrılı, sancılı görülmesine sebep olan endometriozis de doğurganlığın azalmasına yol açabiliyor. Her 100 genç kadından 7 ila 10’unda görülen endometriozis, çok sık rastlanmasına karşın çok atlanan bir hastalık. Endometriosiz’in ilerleyici bir hastalık olduğunu belirten Op. Dr. Kolankaya, bazen yumurtalıkta kistle de ortaya çıkabildiğini, bu nedenle erken dönemde teşhisinin önemli olduğunu söylüyor. Kolankaya, ebeveynleri uyararak, “Kızları adet sancısı çekiyorsa, altta yatan sebebin mutlaka araştırılması gerekiyor. Bunun çocuğun gelecekteki doğurganlığıyla ilgili olabileceği unutulmamalı” diyor.

ADET DÜZENİ NASIL OLMALI?
Adet düzensizlikleri, adet sancısı, geçirilebilecek karın içi veya vajinal iltihaplar gibi durumlar gelecekteki doğurganlık azalmasının belirtisi olabileceğinden bunların atlanmaması gerektiğine işaret eden Op. Dr. Kolankaya, kadınların adetlerinin 21-35 gün arasında olmasının normal olduğunu, eğer bu süre dengesiz şekilde gidiyorsa mutlaka kontrol ettirilmesi gerektiğini söylüyor. Adet kanamalarında dikkat edilmesi gereken bir başka noktanın ise kanama miktarı olduğunu hatırlatan Kolankaya sözlerine şöyle devam ediyor:
“Kanama miktarı kadınlarda genellikle şöyledir; birinci gün başlar ikinci ve üçüncü gün çok yoğunlaşır, dördüncü ve beşinci gün hafifleyerek kesilir. Ancak, eğer kanama bir gün sürüyorsa bu durum hormon eksikliğini, yumurtlama kapasitesinin düştüğünü gösterebildiği için bir hekime başvurmakta fayda var. Eğer, kanama 10 gün boyunca yoğun bir şekilde devam ediyorsa, bu rahim içi dokuda bir takım değişikliklerin göstergesi olabildiği gibi, rahim kanseri riski de oluşturabildiği için mutlaka hekime başvurmak gerekir. Kanama eğer lekelenmeler şeklinde veya ilişki sonrasında ortaya çıkıyorsa hormon bozukluğu olup olmadığını araştırmak gerekir.”
Bunların dışında karın ağrıları ve karın ağrılı enfeksiyonlarda da önemli ve kalıcı bir hasar oluşmadan hekime başvurmak gerektiğini belirten Op. Dr. Kolankaya, dikkat edilmesi gereken diğer noktalara ilişkin şunları söylüyor:
“Tüberküloz, tüpleri ve rahim içi kanallarını da tutabildiği için, tüberküloz geçirmiş kadınların çocuk istedikleri zaman kontrolden geçmeleri gerekir. Başka hastalıklara bağlı olarak da tüpler tıkanabilir. Geçirilmiş ağır karın içi enfeksiyonlar sonrasında ya da klamidya adı veriler cinsel hastalık, vajinal akıntıda veya eşte tespit edildiği zaman mutlaka dikkatli olmak lazım.”

MİYOMLARIN YERİ ÖNEMLİ
Ayrıca bazı kadın hastalıkları da doğurganlığı etkileyebiliyor ki, bunların başında miyomlar geliyor. Özellikle 35 yaş üzerinde kadınların yüzde 10 ila 15’inde görülen miyomlar, yerine göre etki edebiliyor. Anadolu Sağlık Merkezi Kadın Sağlığı Bölüm Başkanı Prof. Dr. Aydın Arıcı’nın verdiği bilgiye göre, aşağıdaki bir miyom rahim ağzını kapatabildiği için spermin yukarı çıkmasını engelleyebiliyor. Kenarlarda olursa tüpleri tıkayabiliyor. Rahim içinde olan miyomlar da spiral gibi hamileliğin oluşmasını engelleyebiliyor.


Kalp hastalarına
‘bayram’ uyarısı
Yaklaşmakta olan Kurban Bayramı öncesinde uzmanlar kalp hastalarının ilaçlara güvenip diyetlerini bozmamaları gerektiğini söyledi. Dünya Sağlık Örgütü Kalp Damar Hastalıkları Önleme Projesi Türkiye Koordinatörü Prof. Dr. Bülent Görenek, kalp krizinin en önemli nedenlerinden birinin kan yağlarının yüksekliği olduğunu belirterek, bayramda kırmızı et ve tatlı tüketimine dikkat edilmesi gerektiğini söyledi.

İsteyen göz rengini kalıcı olarak değiştirebilecek

Avusturalya'lı bilim adamlarının yaptığı bir araştırmada, göz renginin mavi ya da kahverengi olmasının, yaşamın temel taşı sayılan DNA’nın içindeki 6 milyar ‘yapı taşından’ sadece birinin değişmesine bağlı olduğu ortaya çıktı. Queensland Üniversitesi ve Queensland Tıp Araştırmaları Enstitüsü işbirliğiyle yapılan araştırmada ikizler ve bu ikizlerin ailelerinden oluşan toplam 4 bin kişi genetik incelemeye alındı. Yapılan testlerin sonunda, göz rengini belirleyen özel bir gen bulunmadığını tespit eden bilim adamları, gözün mavi ya da kahverengi olmasının ise yüzde 74 ihtimalle, DNA içinde bulunan ve ‘yaşamın sırrını taşıyan bir şifre’ olarak nitelendirilen 6 milyar ‘yapı taşının’ dizilimindeki tek bir değişiklikten kaynaklandığını söyledi. Yeşil gözde ise farklı bir faktör devreye giriyor: Bu 6 milyar yapı taının dizilimdeki tek bir değişiklik, hücrelere renk veren pigmentasyon proteininde işlevsel bir değişiklik yarattığı zaman yeşil gözler ortaya çıkıyor. Avustralyalı uzmanların bu keşfi pratik hayata geçirilir ve DNA’daki bu ‘yapı taşının’ dışarıdan bir müdahaleyle değiştirilmesi mümkün olursa insanlar göz renklerini kalıcı olarak değiştirme şansına sahip olacaklar.

*NaZ*
28.12.2006, 19:10
Ne kadar doğurgansınız? Çocuk sahibi olmak isteyen çiftlerin bir yıl korunmasız ilişki sonrasında çocuk sahibi olamama durumu ‘infertilite’ olarak kabul ediliyor ve hekime başvurmak gerekiyor. Ancak günümüzde insanlar doğurganlıklarının düzeylerinin ne olduğunu, kalıcı partnerleri olmadan, çocuk istemeden dahi merak edip, öğrenmek istiyor. Olaya tıbbi olarak yaklaşıldığında, eğer hiçbir infertilite belirtisi yoksa herhangi bir test yaptırmak önerilmiyor ama kişi illaki merak ediyor ve öğrenmek istiyorsa da, erkekte ve kadında uygulanabilecek testler mevcut. Erkekte spermiyogram, kadında ise adetin ikinci veya üçüncü gününde PSH hormonuna baktırmak en temel doğurganlık testleri olarak gösteriliyor.

KISIRLIK TEŞHİSİ KONSA BİLE...
İnsanların doğurganlık kapasiteleri birçok nedene bağlı olarak değişebiliyor. Bir kadın üst üste hamile kalabiliyorken, bir diğeri hiç hamile kalamayabiliyor. Aynı şey erkekler için de geçerli ve spermin yapısı, hareketliliği, sayısı gibi birçok neden, doğurganlık seviyesini etkiliyor. Ancak üzerinde durulması gereken konu, çocuk sahibi olmak için tek başına bir kadının doğurganlık kapasitesinin yeterli olmadığı ve erkekle kadının birlikte değerlendirilmesi gerektiği...

Aslında infertilite ya da çocuk sahibi olamama bir kesinlik durumu olarak ifade edilmiyor. Araştırmalar, infertilite teşhisi konmuş kişilerin üçte birine yakın kısmının zaman içinde çocuk sahibi olduğunu gösteriyor.

Sperm testi 2-3 günlük cinsel perhizden sonra yapılıyor
Çocuk sahibi olması için bir çiftin 3 faktöre ihtiyacı var. Bunlardan biri sperm, diğeri yumurta, üçüncüsü de spermle yumurtanın birleşmesini sağlayacak normal bir anatomik ortam. Bu da tüplerin açık veya kapalı olmasına bağlı. Son olarak da embriyonun yapışıp gelişeceği normal bir rahmin olması gerekiyor. Doğurganlık testleri de bunlara bağlı olarak yapılıyor.

Erkekler için testlerin son derece basit olduğunu söyleyen Prof. Dr. Aydın Arıcı, sperm analizi sonucunda son derece geniş bir bilgiye ulaşmanın mümkün olduğunu belirterek, şu bilgileri veriyor:

“Bu testin 2-3 günlük bir cinsel perhizden sonra, yani en son ejakülasyonun (boşalmanın) üzerinden 2-3 gün geçtikten sonra yaptırılmasını öneriyoruz. Spermlerin hareketliliğine bakıyoruz ve en az yüzde 60’ının hareketli olmasını istiyoruz. En önemli faktörlerden biri de spermlerin şekli. Test için herhangi bir erkeğin spermine bakıldığında sperm hücresinde doğal olarak yüzde 40’a yakın şekil anormallikleri vardır. Çift başlıdır, çift kuyrukludur, iri başlıdır, küçük başlıdır, eksik kuyrukludur gibi... İşte bunların sayısı artarsa infertiliteye sebebiyet verirler. Sperm hacminin çok az ya da çok fazla olması da doğurganlığın zor olmasına neden olur.”

KADINLARINKİ ZOR!
Asıl üretkenliğin merkezi kadınlar olduğu için, onlara uygulanacak testler de biraz daha detaylı... Kadınlarda öncelikle yumurtlama fonksiyonları araştırılıyor. Normal olarak her kadının 28 günlük adet döneminde 14’üncü gün yumurtlamanın gerçekleşmesi gerekiyor. Bu noktada hormonal değişiklikleri saptamak için gerekli testler yapılıyor. Testlerden ilki, adetin 3’üncü günü yapılan kan testi. Bu dönemde östrojen en düşük düzeye indiği için yumurtalıktaki yumurta rezervi kolaylıkla tespit edilebiliyor.

Adetin 3’üncü günü hem östrojene bakılıyor hem de yumurtalığın fonksiyonunu kontrol eden PSH hormon testi yapılıyor. Ayrıca, yumurtlamayı da etkileyen, ama aslında göğüslerden süt üretimini kontrol eden prolaktin hormonu da test ediliyor. Ayrıca hem genel sağlık açısından, hem de gebelik ve yumurtalık açısından son derece önemli bir hormon olan troid hormonuna, TSH’ya bakılıyor.

Prof. Arıcı, bunlara ek olarak 14’üncü gündeki yumurtlamadan bir hafta sonra yani 21’inci günde yumurtlama olup olmadığını anlamak için, progesteron hormonuna da bakılmasında yarar olduğunu hatırlatıyor. Bu testler net bir şekilde yumurtlama fonksiyonunun normal olup olmadığını, yumurtalık rezervlerinin ne kadar kaldığını ve bu konuda yapılması gerekenleri açıklıyor. Eğer bu noktalarda sorun tespit edildiyse de ilave olarak yapılması gereken bazı testler bulunuyor.

*NaZ*
28.12.2006, 19:10
Zeytinyağı kansere karşı koruyor
DANİMARKALI bilim adamları tarafından yapılan bir araştırmada, sağlıklı bir diyetin vazgeçilmezlerinden olan zeytinyağının, birçok kanser türüne karşı da koruyucu bir etki yaptığı ortaya çıktı. Kopenhag Üniversite Hastanesi tarafından yaşları 20 ila 60 arasında değişen sağlıklı 182 Avrupalı erkek üzerinde yapılan araştırmada, deneklere iki hafta boyunca her gün yarım fincan zeytinyağı içirildi. Sürenin sonunda yapılan testlerde, hücrenin DNA’sında hasara neden olarak kansere zemin hazırlayan “8oxodG” maddesinin yüzde 13 azaldığı tespit edildi. Zeytinyağının bolca tüketildiği Akdeniz bölgesinde meme, kolon, yumurtalık ve prostat kanserinin, Kuzey Avrupa’dakinden daha az görülmesinin sebebi de buna bağlandı. Zeytinyağının içinde bulunan fenol maddesi, hücreleri koruyan güçlü bir antioksidan işlevi görse de, zeytinyağının kanser karşısındaki bu olumlu etkisi, barındırdığı çoklu doymamış yağlarla ilişkilendiriliyor. n Kaynak: Reuters

Sanal gerçeklikle sakatlık tedavisi
FİLİSTİNLİLER’LE yaşadıkları çatışmalar nedeniyle yaralanıp sakat kalanların bir hayli fazla olduğu İsrail’deki bir hastane, yüksek teknoloji ürünü sanal gerçeklik cihazlarıyla, özellikle askerlerden oluşan birçok hastaya özel bir tedavi uyguluyor. Tel Aviv yakınlarındaki Çeym Şeba Rehabilitasyon Merkezi’ndeki 650 bin dolarlık bilgisayar sistemi, dev ekranlardan, hastaların vücut hareketlerini komut olarak bilgisayara ileten sensörlerden ve hastanın kendini gerçek dünyada hareket ediyor gibi hissedeceği sanal gerçeklik senaryolarından oluşuyor. Çoğu belden aşağısı felçli hastalara tedavi veren merkezde, tekerlekli sandalyeye mahkum hastalar, bu dev ekranların karşısındaki bir platformun üzerinde dayanaklar yardımıyla ayakta tutuluyor ve bilgisayarda, daha önceden hazırlanmış bir senaryo başlatılıyor. Ekrana yansıtılan görüntülerde, örneğin hasta bir nehirde ilerleyen botun seyrini, kendi ellerine ve vücuduna bağlı sensörler vasıtasıyla interaktif bir şekilde kontrol edebiliyor. Hastanın üzerinde bulunduğu zemin, kişinin ağırlık merkezindeki değişimleri algılıyor ve kıvrımlı yollarda hasta nasıl ayakta durması ya da yürümesi gerektiğini, sanal yolla tecrübe ederek öğrenebiliyor. Hastaların ağrılarını azaltan, denge yeteneğini geliştirip kaslarını güçlendiren bu sanal egzersizler, 600 saate varan seanslarda hastaya uygulanıyor.

Obeziteye karşı burun spreyi
OBEZİTEYLE mücadelede bir adım daha atıldı. Amerikan ilaç firması Compellis Pharmaceuticals, aşırı şişmanlamanın önüne geçmesi planlanan bir burun spreyi geliştirdi. Gelecek yıl insanlar üzerindeki denemelerine başlanacak olan “CP404” adlı burun spreyini sıkanlar, iştah kabartan cezbedici yemek kokularını duymayacak, hatta dayanamayıp yeseler bile tadını alamayacak. Böylece zamanla yeme isteği kendi kendine bitecek. Denemelerde başarılı sonuç elde edildiği takdirde 2010’da piyasaya sürülmesi beklenen obezite düşmanı burun spreyinin yıllık kullanım masrafının 500 ila 1000 dolar arasında olacağı tahmin ediliyor.

*NaZ*
28.12.2006, 19:10
Tüp bebek son çare!

İLK ADIM NEDENİ BULMAK
Prof. Dr. Aydın Arıcı, “Tedavi, kısırlığa neyin sebep olduğunu belirlemekle başlıyor. Neden belirlendikten sonra, sorunu aşmaya yönelik tedavi seçenekleri en kolay, ucuz ve zahmetsiz olandan başlanarak uygulamaya konuyor” diyor. Arıcı, infertilite tedavisinin sebebe yönelik olarak farklılaştığını ifade ederek, uygulanan yöntemlere ilişkin de şu bilgileri veriyor:

“Eğer kadının tüplerinde tıkanma ya da yapışıklık gibi bir sorun varsa, önce laparoskopi ile ve ona uygun lazer ya da makasla yapışıklıkların veya tüplerin açılmasına yönelik bir operasyon gerekiyor. Sorun yumurtlamada eksiklik veya düzensizlik ise buna uygun olarak önce hap ile sonra enjeksiyonlarla tedaviye geçebiliriz. Eğer sorunun nedeni erkekten ve spermden kaynaklanıyorsa, önce aşılama yöntemiyle tedaviye gidilebilir. İlk aşamada yapılan ve nispeten basit dediğimiz tedavilere yanıt alınmadığı takdirde tüp bebeğe geçilmesi gerekiyor. Tabii burada endometriozis ya da miyom gibi bir sorun varsa, bunların da cerrahi olarak düzeltilmesi şart.”

İnfertilite tedavisinde kullanılan yöntemlerin başında, ‘aşılama‘ denilen inseminasyon yöntemi geliyor. Bu tedavide öncelikli amaç, gerekli hormon ilaçları verilerek, kadında takip altında gebelik oluşturabilecek bir yumurtanın gelişmesini sağlamak. İkinci amaç ise, erkeğin spermlerinin alınıp yumurtayı döllemesini kolaylaştıracak işlemlerden geçirilerek kadının rahim ağzından içeriye verilmesi olarak sıralanıyor.

Opr. Dr. Aytuğ Kolankaya, inseminasyon tedavisi ile başarı oranlarının yüzde 17-18‘ler civarında gerçekleştiğine dikkat çekerek, tedavi ve başarı oranlarının önemine ilişkin şunları söylüyor: “İnseminasyonda eğer kadının tüpleri açık ise öncelikle yumurtalıkları uyarıyoruz. Adet kanaması başlangıcında hastayı görüyoruz ve tedaviye adetin 3 ya da 5’inci günü arasında başlıyoruz. İlaçların etkinliği ve yumurta gelişimini takip edebilmek amacıyla kadını belirli aralıklarla ultrasona alıyoruz. Yumurtalıklardaki yumurta gelişimi istenilen düzeye ulaşana kadar hormon ilaçlarının uygulanmasına devam ediyoruz. Yumurtanın gelişimi tamamlanınca da çatlatma iğnesi denilen bir iğne yapıyoruz. Çatlama zamanı geldiğinde, hastanın eşini de çağırıp sperm alıyoruz. Alınan bu spermlerin, laboratuvarda en iyilerini, gebelik oluşturma ihtimali en yüksek olanlarını seçerek rahim içine vermek için bir dizi işlemden geçiriyoruz. Böylelikle daha kaliteli, sayıca daha yoğun ve hareketli hale getirdiğimiz spermleri, normal muayene şartlarında plastik bir kanülle rahim içine zerk ediyoruz.”

Bu noktada çatlama zamanını saptayıp uygun dönemde spermin içine düşmesini sağlamak son derece önem taşıyor. Çünkü normal zamanda sperm 48 saat, yumurta ise 24 saat vücut içinde yaşayabiliyor. Başarılı bir aşılama için bu ikisinin çakışması gerekiyor.

Erkek infertilitesinde en iyi tedavi yönteminin tüp bebek olduğunu söyleyen Prof. Dr. Aydın Arıcı, hastanın tüplerinin tıkalı olduğu, ancak cerrahi müdahaleyi kabul etmediği durumlarda tüp bebek yöntemine başvurulduğunu belirtiyor. Tedavinin sağladığı bir diğer önemli avantajın da enjeksiyon yöntemindeki çoğul gebeliklerin önüne geçilmesi olduğunu hatırlatan Prof. Arıcı, tüp bebekte bunun hekimin kontrolünde olduğunu ifade ediyor.

Türkler cinsel eğitim istiyor
Cinsel Eğitim ve Araştırma Derneği’nin Türkiye genelinde 1.537 kişiyle yaptığı anket çalışmasında, katılımcıların yüzde 75’i okullarda cinsel eğitim verilmesinin uygun olacağını belirtirken, yüzde 65’i bu eğitimin kızlara ve erkeklere ayrı sınıflarda verilmesini uygun gördü. Araştırmayla ilgili konuşan İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Engin Eker, Türk insanının doktoru sormadan cinsel konulara giremediğini belirlediklerini kaydederek, “Erkeklerin sadece yüzde 5’i, kadınların ise yüzde 6’sı cinsel sorunlarını direkt olarak doktoruna anlatabiliyor” dedi. Kaynak: AA

Mutsuz insanlar daha başarılı!
Kanada’da yapılan bir araştırmada, mutluluğun yaratıcılığı artırdığı ancak konsantrasyonu azalttığı; mutsuzluğun ise daha dikkatli ve zor görevlerde daha başarılı olmayı sağladığı ortaya çıktı. 24 gönüllü üzerinde yapılan araştırmada, farklı müzikler dinletilerek deneklerin ruh haline bakıldı. Deneklerin kendilerini mutlu ve mutsuz hissettikleri sürelerde bazı görevler yapmaları istendi. Mutsuz denekler dikkatlerini bir noktada yoğunlaştırıp konsantre olabilirken, mutlu deneklerin dikkatinin daha çabuk dağıldığı görüldü. Bilim adamları, mutlu insanların görüş ve algı alanının daha geniş olduğunu, bu nedenle de dikkatlerini bir noktada yoğunlaştırmakta zorlandığını belirtti. Mutsuz insanların ise dış etkenlere karşı daha kapalı olduğu, bu nedenle dikkatini daha kolay bir noktada toplayabildiği ifade edildi.

*NaZ*
28.12.2006, 19:11
Her 50 erkekten biri ödünç sperme muhtaç!

Kısırlığın sebepleri neler?
Kısırlık vakalarının kabaca yüzde 40’ı erkekte sperm sayısının ve kalitesinin düşüklüğüne bağlıdır. Vakaların yüzde 50’si ise kadında yumurtlama problemleri, tüplerin tıkalı olması ve rahmin bebeği taşıyabilme özelliklerine sahip olmaması gibi sorunlardan kaynaklanır. Yüzde 10 da hem erkekte hem kadında sorun vardır. Bunların yanı sıra endometriozis gibi hastalıklar, çevresel faktörler, akraba evlilikleri, genetik sorunlar, dengesiz beslenme ve stres de kısırlığın oluşmasında rol oynayabilir.

Peki Türkiye’de bu tür sorunlarla boğuşan çiftlerden yüzde kaçı çocuk sahibi olabiliyor?
Artık Türkiye’de kısır çiftlerin yüzde 90’ı tedavi edilebiliyor. Tedavi edilemeyen yüzde 10 ise taşıyıcı anne, donör yumurta veya sperm tedavisi yapılamadığı için tedavi edilemiyor. Bu işlemler de yapılabilse ve tabii çift tarafından kabul edilse, kısırlığın tedavisi neredeyse yüzde 100’e yakın... Türkiye kısırlık tedavisi açısından dünyanın en başarılı ülkelerinden biri. Ancak, yasal düzenlemeler nedeniyle halen donör, yani eşininki dışında yumurta veya sperm kullanarak kısırlık tedavisi yapılamıyor. Ayrıca, yine yasal nedenlerden dolayı, Türkiye’de bebeğin doğana kadar başka bir kadının rahminde taşındığı ’taşıyıcı annelik’ yöntemi de uygulanamıyor. Bir kadının rahmi yoksa veya hiç yumurta üretemiyorsa veya eşinin hiç sperm üretimi yoksa, bunların tedavisi Türkiye’de kanunen mümkün değil.

İRAN’DA BİLE YASAK DEĞİL
Donör spermiyle aşılama ya da tüp bebek yapılıyor değil mi?
Evet... Bulaşıcı ve genetik hastalığı olmayan birinin spermi alınıyor. Amerika’da, Avrupa’da sperm bankaları var böyle... Donörü almak isteyen erkeğin boyuna, posuna uygun sperm seçiliyor. Ve genellikle de okumuş, bilgi düzeyi yüksek kişilerin spermleri alınıyor....

Türkiye’de yasak diye çoğu çift Kıbrıs’a gidiyor sanırım...
Evet. Aslında Kıbrıs’tan önce uzun yıllar Yunanistan’a gittiler. Selanik’te, hem donör spermi, hem donör yumurtası, hem de taşıyıcı annelik için imkan sunan büyük bir merkez vardı... Şimdi Kıbrıs’a gidiyorlar. Bunlar biliniyor, ama hâlâ Türkiye’de yasak.

Tabii yasak deliniyor...
Evet. Ama delenler kimler? Maddi imkanı olanlar. Diğerleri ne yapacak?

Peki ama başkasının spermi ya da yumurtasıyla çocuk sahibi olanlarda daha sonra o bebeği kabullenmek gibi sorunlar çıkmıyor mudur?
Şimdi bu uygulama kadınla erkek için aynı psikolojik etkidedir diyemiyorsunuz. Çocuklara karşı tabii ki annenin hissettiği hislerle babanın hissettikleri farklıdır. Aslında bir hamileliğin oluşmasında erkeğin bir tek rolü vardır; o da sperm vermek. Başka birinin spermi kullanıldığında bazı erkeklerin o çocuğa bağlılığı anne kadar olmuyor. Birçok erkek bu durumu yüzde 100 kabullenemiyor, ama yine de eşlerini çok sevdikleri ve annelik duygusunu tatmasını istedikleri için kabulleniyorlar. Daha doğrusu ‘katlanıyorlar’ diyeyim. Bir de toplumsal baskı nedeniyle de bazı erkekler donör sperme razı oluyor. Çünkü çocuk olmadığında ‘Acaba bu tam erkek değil mi?’ gibi dedikodulara muhatap olmak istemiyorlar. ’Donör spermi de olsa, bir şekilde eşim hamile kalsın da, herkes benim de normal bir erkek olduğumu görsün, bilsin’ deyip bu yöntemi kabul ediyorlar.

‘Kardeşinin spermini alıp karısına enjekte eden bile var!’
Tüp bebek yöntemiyle çocuk sahibi olmak isteyen 150 bin çift varmış, doğru mu?
Belki daha da fazladır. Vasati üretkenlik yaşında olan erkeklerin yüzde 15’inde sperm sorunu vardır. Bunların hemen hemen yüzde 5’inde ise sorun ciddidir. Demek ki açıkçası her 20 kişiden birinin donör spermine ihtiyacı olabilir. Bunların büyük bir kısmı evlenmemiştir veya çocuk istemiyordur veya eşi de ’olmuyorsa olmuyor’ diyordur. Bunları ayıklarsak, yaklaşık 50 kişiden birinin donör spermine ihtiyacı vardır. Normal popilasyondan bahsediyoruz.

Çok büyük rakam...
Tabii... Bunların da ancak maddi açıdan bu parayı verebilecek olanları yurtdışına gidip bu hizmeti alabiliyorlar. Kanunların bir şekilde toplumsal yapımızın biraz daha ilerlemesiyle serbestleştirilmesi gerekiyor. İran’da bile serbest. Ama Suudi Arabistan’da yasak... Avrupa’da bütün ülkelerde serbest, Amerika’da da öyle. Açıkçası önemli olan burada kimseye zarar veren bir olay olmadığı için ve sonuçta bir çifti de mutlu edeceği için bence kanunların buna müsade etmesi gerekiyor.

Peki bu yöntemle çocuk sahibi olmak kaça mal oluyor peki?
Aslında çok da pahalıya mal olan bir şey değil. Asıl pahalıya mal olan donör yumurtası. Çünkü donör sperminde başka birçok metodlar da kullanılabiliniyor. Başka metodlar derken, benim duyduğum, gördüğüm, bildiğim, adam kardeşinden sperm istiyor, sonra şırıngayla eşinin vajinasına enjekte ediyor mesela.

Çiftler kendi kendilerine aşılama yapıyorlar yani, öyle mi?

Evet.
----------------------------------------
Şizofren ilacına dikkat!
DÜNYANIN en çok kullanılan şizofren ilacı Zyprexa’nın obezite ve şeker hastalığına neden olduğu ortaya çıktı. Üretici firma Eli Lilly’nin de bu riski 10 yıldır bildiği, ancak ancak hasıraltı ettiği iddia edildi. New York Times’ın ele geçirdiği şirketin iç yazışmalarına göre, ilacı kullanan hastaların yüzde 30’u, 10 ile 50 kilo alıyor. Dünyada 2 milyon insan tarafından kullanılan ilaçtan şirket, geçen yıl 4.2 milyar dolar gelir elde etti. Geçen yıl ilaç nedeniyle şeker hastalığına yakalandığını söyleyen 8 bin hasta ABD’de Eli Lilly şirketini mahkemeye vermişti. Kaynak: New York Times

*NaZ*
28.12.2006, 19:12
Seksiliği abartıp kısır kalmayın!

Gündelik hayatımızdaki çok küçük ayrıntılar, bazen soyumuzu sürdürmeyi bile engelleyebilir. Mesela kadınlar için seksiliğin sembolü haline gelen şu g-string... Seksi olmasına seksi, ama bazen seksin gerçek işlevini, yani üremeyi engelleyebiliyor. Nasıl mı? Bir kere yapısı gergin! Kumaşında da naylon bulunduğundan, kadın genital organında hijyenik olmayan nemli bir ortam yaratıyor. İnceliği nedeniyle tahrişe sebep oluyor. Anadolu Sağlık Merkezi Kadın Sağlığı Bölüm Başkanı Prof. Dr. Aydın Arıcı, “Eğer ki seksapeliteniz g-stringsiz olmaz diye düşünüyorsanız, en azından pamuklu kumaştan olanları tercih edin” diyor. Zira pamuklu olanı daha az nemli bir ortama neden oluyor. Şakayla karışık bir noktaya daha dikkat çekiyor Prof. Arıcı. “Gerçi g-string’in eşinizin üretkenliğini artıracağı kesin. Ama sizinkini etkileyebilir. Etkilemese bile hastalıklara neden olup keyfinizi kaçırabilir” diyor.

EN AZINDAN PAMUKLUSUNU GİYİN
Hocam dünkü yazımızda kimyasal ilaçların ve radyasyonun kadında kısırlığa sebep olabildiğini söylemiştiniz. Bir de dar pantolon giymeyin derler. Gerçekten de etki eder mi?
Dar pantolon giymenin kadında üretkenlik açısından fazla etkisi yoktur. Sadece çok dar pantolon giyilirse, nemli ortam yarattığı için mantara sebep olur. Bu yüzden kadınlara naylon iç çamaşırı tavsiye etmeyiz, dokuların nefes alıp verebilmesi için...

Biliyorsunuz, kadınlar artık doğru düzgün iç çamaşırı bile giymiyor. G-string’i tercih ediyorlar. Onun zararı var mı?
Muhakkak ki var. Kadınların çekici olmak için bu işkenceye katlanmalarını benim de aklım almıyor. Üstelik hiç de sağlıklı bir giysi değil.

Neden?
(Gülüyor) Şimdi aslında birçok erkek memnun bu iç çamaşırından. Belki bu açıdan bakıldığında üretkenliği de artırıyor. Ama sağlık açısından, muhakkak tahrişe sebebiyet verebiliyor. Bu yüzden hiç olmazsa g-string’lerin de pamuktan olanlarını tavsiye ediyoruz. Bir de, bizim konumuz değil ama g-string’i dış hemoroiti olan kadınlara kesinlikle tavsiye etmiyoruz.

Sadece hemoroiti olanlara mı tavsiye etmiyorsunuz?
Hayır... Aslında bilimsel olarak zararı tam olarak ispatlanmış değil. Ama sürekli tahriş enfeksiyonlara yol açabilir. Enfeksiyon da eğer tedavi edilmezse içerlere kadar gidebilir...

*NaZ*
28.12.2006, 19:13
Yaş 35! Çocuk için yolun sonu mu?

Kocanız 70’lik de olsa onun yarı yaşında bile yaşlı sayılırsınız! Maalesef öyle... Konu üreme oldu mu erkekler kadınlara göre çok daha şanslı. Anadolu Sağlık Merkezi Kadın Sağlığı Bölüm Başkanı Prof. Dr. Aydın Arıcı, “Genç bir kadının hamile kalma şansı yüzde 80. 35 yaşına gelindiğinde bu oran yüzde 30’a düşüyor. 35-37 yaş arasında yüzde 25’e, 38-40 yaş arası yüzde 15’e... 40-42 yaş arası ise bir kadının hamile kalma şansı sadece yüzde 5” diyor.

Tabii ki bunlar doğal yollardan hamilelik için geçerli. Tüp bebek ve mikroenjeksiyon sayesinde bu oran iki katına çıkabiliyor. Sözün özü, hanımlar illa ki anne olmak istiyorsanız ve bunu sadece kocanızla halletmeye kararlıysanız, hiç vakit kaybetmeyin!

Hocam, diyelim ki evlendik ve hemen çocuk sahibi olmak istiyoruz. Ama olmuyor. Doktora başvurmadan önce ne kadar beklememiz gerekir?
Eğer kadın 35 yaşından gençse, bir yıl içinde yüzde 80 hamile kalır. Geri kalan yüzde 20’de bir sorun vardır. Onlarda gerekli testlerin yapılması gerekir. Ancak 35-40 yaş arası kadınlarda çok vakit geçirilmesini önermiyoruz. 6 ay denemeden sonra araştırmalara başlanabilir. İlla ki tedavi başlasın demiyorum, ama basit bazı testlerin yapılmasında fayda var. Sperm tahlili, tüplerin açık olup olması ve kadında hormon tahlili gibi... Eğer kadın 40 yaşını geçmişse, zaten evlenir evlenmez bu testlerin yapılmasında yarar var.

Kadının yaşı önemli... Peki ya erkeğin yaşı hiç önemli değil mi? 70 yaşında bile olsa çocuk sağlıklı olur mu?
Çok ilginç bir olaydır. Sperm üretimi bluğ çağına erildiği an başlar, kabaca ölüme kadar devam eder. Yani 70-80 yaşındaki bir erkekte hâlâ sperm üretilir. Biraz azalır ama üretilir... Tabii ki o yaşlarda çocuk sahibi olmak zorlaşır. Ama bunun nedeni de daha ziyade ereksiyon problemleri oluşmasındandır. İlişki kurulamaz. Ama viagra sağolsun, şimdi o sorun da halloldu. ’70 yaşında bir adam baba oldu’ diye gazete haberi olur mu? Olmaz. Çünkü, normaldir, olabilir. Ama 55 yaşındaki bir kadın anne oldu mu, o haber olur.

Oldu da zaten...
Evet. Çünkü kadınların maalesef yumurtaları o yaşlara gelindiğinde biter. Annelerinin karnındayken 2 milyon yumurta vardır yumurtalıklarında, doğdukları gün o yumurtaların sayısı 1 milyona iner. Adet görmeye başladıklarında sayı 400 bindir. Ondan sonra her ay, yaşa göre yaklaşık 400-500 yumurta yarışa başlar. Bir tek yumurtaya yarışı kazanma hakkı tanınmıştır. Geri kalan yumurtalar bozulur gider. Yarışa başlayan yumurta sayısı da yaş ilerledikçe azalır. 40 yaşına gelmiş bir kadında 20 yumurta yarışa başlar, biri kazanır. 44 yaşında ise şanslıysa 3-4 yumurta...

Viagrayla ereksiyon olamayanları bile baba yapabiliyoruz
Dün spermde şekil bozukluğunu konuşmuştuk. Peki erkekte başka sorunlar da var mı, kısırlığa yol açan?
Erkekte tabii ki en büyük sorunlardan biri ilişki kuramamaktır. Yani ereksiyondur. Hatta bazen viagrayla bile ereksiyon olmayabilir. Ama biz onları da baba yapabiliyoruz.

Nasıl?
Aşılamayla, mikroenjeksiyonla, tüp bebekle... Sorunun derecesine ve sebeplerine göre tedavi yöntemi de değişiyor. Eğer sperm sayısında hafif bir azalma varsa, ki dün ne dedik, normali 20 milyondur, hareketlilik hiç olmazsa yüzde 40 görülüyorsa, artı anormal şekillerdeki sperm sayısı da yüzde 40’tan fazla değilse, bu durumda birinci tedavi türü aşılamadır. Laboratuar ortamında spermler bir kimyasal filtreden geçirilir, o nispeten normal olan, hareketli hücreler, o sperm hücrelerini canlı ve hareketli tutacak özel bir sıvının içine alınır ve tam yumurtlama sırasında kadının rahminin en üst noktasına aşılanır. Buradaki avantaj nedir? Bir kere spermler vajinal ortamdan kurtulmuş olur, yani asidite ortam nedeniyle çoğu ölmez. Rahim ağzında olabilecek bu doğal filtre sorunlarını bertaraf etmiş oluruz. Bir de o spermlerin maraton koşusunu bertaraf etmiş oluruz. Ve tabii sperm yumurtanın çok yakınına yerleştirilmiş olur. Ama bu sorunu çözmüyor aslında. Çünkü genellikle şekil bozukluğu olan ve sayıları riskli olan spermlerde yumurtanın içine girememe sorunu vardır. O zaman da spermi yumurtanın yakınına bırakıyoruz ama beklentimiz o spermin kendi başına yumurtanın içine girmesi. Bu her zaman olmuyor. Birkaç kez aşılama denendikten sonra tutmamışsa veya sperm bozukluğu ileri derecede ise o zaman mikroenjeksiyonla birlikte tüp bebek yapılması gerekiyor.

Tedaviyle hamilelik şansı ikiye katlanıyor
40 yaşındaki bir kadının hamile kalma şansı nedir?
35 yaşındaki genç bir kadının doğal yollardan hamile kalma şansı yüzde 30’dur, her ay. 35-37 yaş arası bu oran yüzde 25’e, 38-40 yaş arası yüzde 15’e iner... 40-42 yaş arası yaklaşık yüzde 5-10’dur. Bu da kadının genel sağlık durumuna, annesinin kaç yaşında menopoza girdiğine kadar birçok faktöre göre değişir.

Peki 45 yaşındaki bir kadın doğal yollardan anne olabilir mi?
45 yaşında doğal yollardan anne olma şansı yüzde 1’dir. Bu kadar basit. 50 yaşında bir kadın hamile kalmışsa onu gazete haberi yapabilirsiniz.

Bana ters geliyor ama hastalarınız arasında 50 yaşında olup da çocuk isteyen kadınlar var mı?
Çok var. Son iki günde biri 46, diğeri 47 yaşında iki hasta müracaat etti. En ileri teknolojiyi kullanarak biz bu yaşta hamilelik şansını hemen hemen ikiye katlıyoruz. Yani 35 yaşındaki bir kadının tıbbi tedaviyle hamile kalma şansı yüzde 60’tır. Diyeceksiniz ki, çok büyük bir rakam değilmiş... Ama çok büyük. Çünkü zaten bize gelen çiftin çocuk sahibi olma şansı yüzde 0, öyle düşünün. Onlar zaten yıllarca denemişler; olmamış. Siz onu yüzde 60’a çıkartıyorsunuz, bu açıdan bakmak lazım.

*NaZ*
28.12.2006, 19:13
Bağırsaklar da duyarlı olur!

“Bana irretabl bağırsak sendromu teşhisi kondu. Verilen ilaçları düzenli kullandım. Ama gaz, şişkinlik, ağrı gibi şikayetlerim sürüyor. Ne yapmalıyım”

Dr. Aysun Bozbaş yanıtlıyor: “Bu hastalıkta bağırsaklarda çalışma bozukluğu ve aşırı bir duyarlılık vardır. Özellikle soğuk, stres, psikolojik faktörler tetikleyici olur. Bunlardan uzak durmanız gerekir.”

47 yaşında, evli bir bayanım. Yaklaşık 5 senedir mide gazı problemim var. Birçok kez çeşitli doktorlara görünmeme rağmen, ancak bir sene önce gittiğim doktor tarafından irretabl bağırsak sendromu teşhisi konuldu. Bu teşhise göre verilen ilaçları (lansor, debridat, intestinol) düzenli olarak kullandım. Ancak şikayetlerim azalmadı. Birdenbire başlayan karın şişliği, geğirme ve arkasından gelen aritmi oluyor. Bunlar beni gece uykumdan uyandıracak derecede şiddetli... Bu şişlikler aniden başlayıp aniden kesiliyor. Bir senedir de menopozdayım. Ayrıca birkaç aydır vücudumda yer yer soğukluklar başladı. Karnımda, ayaklarımda ve kalçalarımda... Böyle zamanlarda sıcak termos uygulaması ile rahatlamaya çalışıyorum. Bu konuda yardımcı olmanızı rica ederim... Selda M.
Sanırım mideniz endoskopi sonucu normal bulundu, ancak yakınmalarınız var. Buna “nonülser dispepsi” diyoruz. Yani midede ülser gibi bir hastalık olmadığı halde çeşitli dispeptik yakınmaların olması... Ayrıca “İrritabl bağırsak hastalığı” tanısı almışsınız. İrritabl bağırsak hastalığı; karında şişkinlik, gaz, ağrı, kabızlık, ishal veya alterne tip dediğimiz, bir ishal, bir kabızlık şeklinde yakınmaların görüldüğü tamamen fonksiyonel bir hastalık. Bu hastalığı olan kişilerin bağırsaklarında çalışma bozukluğu ve aşırı bir duyarlılık söz konusu. Özellikle soğuk, stres, psikolojik faktörler tetikleyici oluyor. Nonülser dispepsi ve irritabl bağırsak hastalığı birlikte sık görülüyor. Bu hastalıkların bir tehlikesi, riski yok. Ancak fonksiyonel olduğu için kişide oluşan yakınmaların tamamen geçirilmesi çok kolay değil. İrritabl bağırsak hastalığının tipine göre ilaç tedavileri var. Size verilen ilaçlar bağırsak çalışmasını düzenleyen, asit ve gaz giderici ilaçlar. Faydasını görmediğinizi söylüyorsunuz. Bunun için tetikleyici faktörleri mümkün olduğu kadar uzaklaştırmanız gerekiyor. Az ve sık öğün şeklinde düzenli beslenmek, yavaş ve lokmaları iyice çiğneyerek yutmak, hava yutmamaya çalışmak, fazla gaz yapan gıdaları çok tüketmemek, hareketsizseniz spor, mesela yürüyüşler yapmak ve doktorun yakınmalarınıza göre verdiği ilaçları kullanmak gerekir. Bu hastalıkta stres, psikolojik faktörler önemli bir tetikleyici olduğu için, stresiniz yoğunsa buna yönelik rahatlatıcı, antidepresan ilaçlar da faydalı olabilir. Sinirsel olarak sürekli hava yutma sonucu gaz-geğirme olabilir. Menopozdaysanız gerekli kontrollerden geçerek hormon replasmanı alabilirsiniz.

Et mi yiyorum fasulye mi, anlamıyorum

31 yaşındayım. 10 yıl önce kaza geçirdim. Dişlerim ve burnum kırıldı, kulağımdan hafif kan geldi. Bir hafta komada yattım. Burnumun kırığını düzeltmek için bir sene sonra ameliyat oldum. Kaza geçirdiğimden beri koku ve ağız tadımda bozulma oldu. Ekşiyi, tatlıyı, tuzluyu anlıyorum, ama fasulye mi yiyorum, yoksa et mi, anlamıyorum. Kulak-Burun-Boğaz uzmanına gittim, sinirlerde problem olabileceğini, kazadan 6 ay sonra normale dönmezse bir daha düzelmeyeceğini söyledi. Ben sigortalı çalışanım. Lütfen tedavisi olup olmadığı hakkında bana yardımcı olur musunuz? İsmail Y.
Kaza ile beraber veya hemen sonrasında yüz felci olup olmadığını, işitme kaybı ve baş dönmesi olup olmadığını, tat kaybının dilin tümünde mi, yoksa bir bölümünde mi olduğunu bilmek ve o dönemde yapılan tomografi, MR gibi tetkikleri görebilmek teşhiste yardımcı olurdu. Kazayı takiben kulaktan gelen kan temporal kemik (işitme ve denge organlarını içeren kafa kemiği) içinden geçen kırık hattı olabileceğini gösteriyor. Bu kırık sebebiyle, bazen orta kulaktan geçen ve dilin o taraftaki bir bölümünün tat duyusunu alan sinirde hasar olabileceği düşünülebilir. Ancak tat duyusunun dilin tümünde kaybı bu şekilde mümkün olmaz. Her iki temporal kemikte hasar olması gerekir, o halde bile tat duyusu tümüyle kaybolmaz. Bu sebeple kaza sırasında ön kafa çukurunda koku sinirinin buruna girdiği bölgede hasar olma ihtimali var. Bir bilgisayarlı tomografi çektirilerek bu bölgede eski kırık olup olmadığı araştırılabilir. Aradan 10 yıl geçtiği için sinir hasarının geri gelmesi mümkün olmuyor. Burun tıkanıklığı devam ediyorsa bunun düzeltilmesi ile koku ve tat duyularında iyileşme sağlanabilir. Eski tetkikler ile beraber bir KBB muayenesi yapılması ve sebebin araştırılması uygun olur.

*****
Bebekleri araç koltuğunda uyutmak ölüme yol açabiliyor!

Yeni Zelandalı araştırmacılar, trafik kazalarında yüksek koruma sağlayan bebek koltuklarının gerçek amaçları dışında kullanıldığında ölümcül olabileceğini açıkladı. Dünyanın en saygın tıp dergilerinden British Medical Journal’da yayınlanan araştırmada, çoğu anne babanın, araçlarda kullanılan bebek koltuklarını, bebek taşıma aracı da olarak kullandığını, bunun da bebekler için zararlı olabileceğini belirtti. Çünkü bebekler bu koltuklarda uyuyakaldığında çeneleri öne düşüyor. Bu da burun ve ağızdaki hava yollarını kapatabiliyor ve havasızlık sonucu ölüme kadar varan sonuçlara yol açabiliyor. Araştırmayı yapan pedagog Prof. Alistair Gunna, bebek koltuklarının araç dışında bebek taşımak için ya da yatak olarak kullanılmaması gerektiğini belirterek, anne babaları uyardı. Amerika’daki Pennsylvania Üniversitesi tarafından yapılan başka bir araştırmada da, hava yastıklarının yetişkinlerin boyları ve kiloları dikkate alınarak yapıldığını ve kazada zarar görmeseler bile çocuklar için tehlikeli olabileceği öne sürüldü. Uzmanlara göre 13 yaşına kadar her çocuk arka koltukta oturmalı.

Doğum kontrol hapı yerine, sakızı çıktı
Amerİkalı Femcon Fe şirketi, hap almaktan hoşlanmayan kadınlar için doğum kontrol sakızı geliştirdi. Geleneksel doğum kontrol haplarından hiçbir farkı olmayan sakızın naneli ve çilekli çeşitleri de bulunuyor. Çantalarında doğum kontrol hapı taşımaktan utanan kadınlar için geliştirilen sakızda bulunan hamileliği önleyen hormonlar, çiğnenerek tükürükle kana karışıyor.

*NaZ*
28.12.2006, 19:13
Kilo alıp vermekten yoruldum!

“Kilom 105, boyum 1.74... Kendimi bildim bileli kilolarla savaşıyorum. Büyük mücadeleler sonucu verdiğim birkaç kiloyu da diyetlerden sonra fazlasıyla geri alıyorum. Artık kilo alıp vermekten yoruldum” diyor ve yeni bir zayıflama reçetesi istiyor...

SORU: Senelerdir kilo problemim var. Çok spor yaparak ve gıdaları çok aşırı kontrollü yiyerek kilo veriyorum. Ama bir süre sonra o büyük mücadeleler altında verdiğim kiloları fazlasıyla alıyorum. Bu savaşım kendimi bildim bileli böyle... İnsanda ruhen bir yorgunluk başlıyor. Ama yine de kilo verme isteğim var. Çünkü kıyafetler olmuyor ve daha büyük sebep sağlık. Kimyasal kilo verme yollarını, gıda haplarını hiç kulanmadım. Çünkü herşey insanın kendi elinde, biliyorum. Disiplinle başarıyorum ama stres mi, tembelik mi desem, sonra yine bu duruma düşüyor insan. Kilo almamın sebeplerini biliyorum. Bu günlerde gece kalkıp ufak tefek şeyler yiyorum, gündüzleri de hiç spor yapmıyorum. Bu kilo alma ve verme durumundan yoruldum. Rakamlara gelirsek... Kilo: 105, Boy:174, Kan Grubu:AB RH+, Yaş:35, Cinsiyet: Erkek, Tip: Tombul. Sizden bir ricam var, bana kilo vermeyi destekleyen gıdaları liste olarak gönderir misiniz? Ve bir de egzersiz planı. Cevabınızı bekliyorum. Cihan.

CEVAP: İyi beslenme ve düzenli fiziksel aktivite formunuzu geliştiren yaşam şekli ile ilgili ayrılmaz iki alışkanlıktır. Yaşam şekli ile ilgili diğer kararlar da sağlığınızı etkilemektedir. İyi beslenme, aşırıya kaçmadan vücudun gereksinimine yetecek kadar besin alınmasıdır. Günümüzde beslenme önerileri somut bilimsel bulgulara dayanmaktadır. İyi bir besin seçimi yapmak için yeterli beslenme bilgisine ihtiyaç vardır. Besinler kompleks öğelerdir. Organizma yapamadığı için besinler, hem içindeki besin öğeleri hem de sağladıkları enerji nedeniyle sağlığınız için gereklidir. Ağırlık kaybetmek ve varolan ağırlığı koruyabilmek, enerji dengesi ile doğrudan ilişkilidir. Aldığınız enerji, harcadığınız enerjiden fazlaysa ağırlık artışı, aldığınız enerji ile harcadığınız enerji dengedeyse ağırlığı koruma, aldığınız enerji harcadığınız enerjiden düşükse ağırlık kaybı gözlenir. Sağlıklı ağırlık kaybı içinse sadece enerji dengesi yeterli değildir. Vücuda alınan besin öğelerinin dengeli olması da aynı oranda önemlidir. Günlük enerji ve besin öğesi ihtiyaçlarınızı belirlemek için birçok önemli faktör var. Bunlardan bazıları: Yaş, cinsiyet, boy, kilo, vücut yapısı, vücut yağ oranı, geçirilmiş veya varolan hastalıklar, laboratuvar bulguları, fiziksel aktivite düzeyi, yaşam ve beslenme şekli... Bu nedenle diyet kişiye özel olmalıdır. Dengeli bir ağırlık kaybı ve sonrasında ağırlığın korunması için mutlaka bir beslenme uzmanından yardım almalısınız.

DİYET KİŞİYE ÖZEL OLMALIDIR
* Peki beslenme uzmanına gidemiyorsak... Verebileceğiniz ipuçları yok mu? Mesela her gün yarım saat yürüyün gibi...
Kişinin vücut kompozisyonunu, hayat tarzını, çalışma şeklini, yemek düzenini bilmeden ‘Yarım saat yürüyün’ bile diyemem.

* Niye?
Çünkü dizlerinde problem vardır yürüyemez ya da başka bir rahatsızlığı vardır. Bu yüzden diyet kişiye özeldir. Görüyoruz, diyetisyen adı altında egzersiz programları, mucize diyetler verenler var. Ama bunlar hiçbir şekilde, herkese uyabilecek diyetler değildir. Benim her hastaya verdiğim diyet listesi ve egzersiz programı farklıdır. Dolayısıyla Cihan Bey’in de hiçbir laboratuvar bulgusunu bilmediğim ve onu görmediğim için bir program vermem mümkün değil.

* Peki ne gibi testler yaptırması gerekiyor?
Buna da hasta bize geldiğinde karar veriyoruz... Genel olarak kan şekerleri, kolesterol oranları, karaciğer enzimleri ve tiroit hormonlarına bakmak gerekiyor. Ama bu testler de kişiye göre değişir.Bizim hastanede çalışan, yüzyüze baktığım insanı bile aynı şekilde değerlendiriyorum. Bize gelmesi lazım. Doğrusu bu.

* Yoksa bu hasta gibi kilo alıp vermekten yorulur diyorsunuz.
Evet. Hasta bana geldi, kilosunu verdi. Ondan sonrası ona kalmıştır. Eğer programa uyarsa, fiziksel aktivite ve sağlıklı beslenmeye hayat tarzı haline getirirse tabii ki kilo almaz.

* Mucize diyetlerin ne tür sakıncaları var?
Yetersiz enerji, yetersiz besin öğeleri vücudu yoruyor. Vücut düşük kaloriye kendini alıştırdığı için vücudun metabolizma hızı düşüyor. Yani vücudun yaktığı enerji... Sonra kilo alması çok daha kolaylaşıyor, kilo vermesi çok daha zor hale geliyor... Sonuç olarak bu kişinin mutlaka yardım alması lazım. Tabii ki 5 kilo fazlası olanın bir diyetisyene gitmesi şart değil. Ama beden kitle endeksi 30 üzerindeyse ve başka hastalıkları varsa, sürekli kilo alıp verme hikâyeleri varsa yardım almalı. Bir kişinin hiç kilo probelemi yoktur.

Yılda 68 bin kadın kürtajdan ölüyor
Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) 2005 yılı raporundaki son verilerine göre, her yıl 18 milyondan fazla kürtaj operasyonu, gerekli eğitim almamış kişilerce ya da minimum tıbbi standartlardan yoksun olarak gerçekleştiriliyor ve bu operasyonlar sonucu 68 bin kadın yaşamını yitiriyor. WHO’nın verilerine göre, her yıl yaklaşık 530 bin kadın gebelik veya doğum sırasında hayatını kaybediyor. 3 milyondan fazla bebek ölü doğuyor. 4 milyondan fazla bebek ise ilk günlerinde ya da ilk haftalarında ölüyor. 5 yaşını göremeden ölen çocukların toplam sayısı da 10.6 milyon. Raporda, yılda 136 milyon doğumun gerçekleştiğinin tahmin edildiği bilgisi de veriliyor. Az gelişmiş ülkelerdeki kadınların üçte ikisinden daha azı, en az gelişmiş ülkelerdeki kadınlarınsa üçte biri, eğitimli bir görevli kontrolünde doğum yapabiliyor.

Antidepresanlar gençlerde intihar riskini 2.5 kat artırıyor
ABD’de sağlık konusunda tek otorite olan Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi, (FDA) tarafından uzun süredir yürütülen bir analizin sonuçları, depresyon ilaçlarının 25 yaş altındaki yetişkin gençlerde intihar riskini 2,5 kat artırdığını ortaya çıkardı. Bu alanda yapılmış en kapsamlı araştırmada, daha önce 100 bin kişi üzerinde yapılmış antidepresan ilaç denemelerinin sonuçları incelendi. Bunların yarısına gerçek ilaçlar, yarısına ise etkisiz plasebo hap verilmişti. Gerçek ilacı alan 25 yaş altındaki gençlerde, plasebo alanlara oranla 2.5 kat daha fazla intihar girişimi riski gözlendi. 12’den fazla ilacın adı geçen listede Prozac, Lexaprol ve eski nesil imiprapine’in adı geçti. Yaşları 65 üzerinde olan antidepresan kullanıcılarında ise intihar riskinin bir hayli azaldığı görüldü. (REUTERS)

Dev araştırma:
Cep telefonu kansere neden olmuyor
Danimarka Kanser Araştırmaları Enstitüsü tarafından yapılan bir araştırma, sanılanın aksine cep telefonun beyin tumörüne veya kansere neden olmadığını ortaya koydu. 1982 ile 1995 arasında 420 bin kişi incelenerek yapılan araştırma, konusunda dünyanın en kapsamlı araştırması oldu. Bilimadamları, bu yıllar arasında, vatandaşlık numaralarını kullanarak, aralarında 10 yıl süre cep telefonu da kullanan 50 bin kişinin de bulunduğu 420 bin kişinin sağlık kayıtlarını inceledi. Buna göre cep telefonu kullanımı, kanserde hiçbir şekilde bir artışa neden olmadığı ortaya kondu. Bu süre içinde belirlenen 14 bin 249 kişiye teşhis kondu. Bu rakam beklenen 15 bin rakamının altında kaldı. Son yıllarda yapılan bazı araştırmalar cep telefonunun yaydığı sinyallerin beyne girerek, tümor oluşumunu tetiklediğini veya kan kanserine neden olabileceğini iddia etmişti. Danimarka’da yapılan son araştırma, uzmanlar tarafından hem büyüklüğü hem de bu ülkenin cep telefonu üreticisi olmadığı için büyük önem taşıyor. (FOX)

Depresyon ağız tadını kaçırıyor
Bilim adamları, tat alma duyusunun insanın ruh halini belirleyen beyin kimyasallarıyla bağlantılı olduğunu saptadı. Bristol Üniversitesi bilim adamlarının araştırmasına göre, depresyon yaşayanlarda bu kimyasalların seviyesi azalıyor, dolayısıyla tat alma duyusu köreliyor. Bu nedenle, ruh halinin düzelmesini sağlayan serotonin ve noradrenalin adlı kimyasallarının seviyesini artırmak, tat alma duyusunu da geri getiriyor. Araştırmada, serotonin ve noradrenalin ile tat alma duyusu arasındaki ilişkiyi görmek için, deneklere çeşitli yiyecekler tattırıldı. Deneklere ayrıca söz konusu kimyasalların seviyesini artıran antidepresanlar verildi. Sonuçta, serotonin seviyesinin artmasının, deneklerin acı ve tatlıları ayırt etme yeteneklerini artırdığı belirlendi. Noradrenalin seviyesinin artmasınınsa denekleri acı ve ekşi tadlara karşı daha hassas hale getirdiği saptandı.

*NaZ*
28.12.2006, 19:14
Aşırı tüylenme beyindeki tümörden kaynaklanabilir
“Yüzümde ve vücudumda aşırı tüylenme var. Doktora gittim. Beynimdeki tümörden kaynaklandığı anlaşıldı. 4 aydır tedavi görüyorum. Ama tüyler hâlâ duruyor! Hiç bitmeyecekler mi?”


“Eğer doğru tedavi uygulanıyorsa, 6 ay içinde yeni tüylerin çıkmaması beklenir, varolanların da dökülmesi gerekir. Biraz daha sabırlı olmalısınız.”

Ben 20 yaşında bir kızım. Yüzümde tüylenme var, vücudumda da... Ama yüzümdeki tüylerden aşırı derecede rahatsız oluyorum. Cildim beyaz, tüyler siyah. Tüy sarartıcı kremler kullanıyorum 6 yıldır. Hormon bozukluğu olduğunu düşünerek bir kadın doğum uzmanına gittim, 5 ay kadar önce... Kan tahlili sonucu prolaktin hormonum yüzde 81 çıktı, normali yüzde 20’nin altıymış. Kadın doğum uzmanı beni beyin cerrahına sevk etti ve MR çekildi. Beynimde tümör olduğu ortaya çıktı. 4 aydır Dostinex adlı ilacı kullanıyorum. Bunun tümörün büyümesini engelleyen bir ilaç olduğunu biliyorum. Ancak yüzümdeki tüylerde azalma veya dökülme yok, hâlâ eskisi gibi siyah ve çoklar. Ne yapmam gerekiyor? Bilgilerinize ihtiyacım var, yaşıtlarımı gördükçe psikolojik olarak kendimi kötü hissediyorum. Beynimdeki tümör nedeniyle sıkıntı ve stres yasak ama elimde değil. Yüzümdeki tüyler için nereye başvurmalıyım, ne yapmalıyım, hangi ilacı kullanmalıyım? Emel S.

Cevap:Prolaktinoma, beynin tabanında bulunan hipofiz isimli, vücudumuzda pekçok hormon salgısını kontrolde, beyin ile hormon üreten organlar arasındaki bilgi akışını ve kontrolü sağlayan bezin en sık rastlanan, hormon üreten hücrelerden (bu hücreler içinde sadece prolaktin hormonunu salgılayanlar) kaynaklanan selim bir tümördür. Hastalar, özellikle de kadın hastalar tümörün kitle etkisi ve buna bağlı baş ağrısı, bulantı, beyin fonksiyonlarında bozulma gelişmeden önce vücudun ihtiyacından çok fazla salgılanan prolaktinin olumsuz etkileriyle doktora gelirler. Prolaktin gebelikte göğüs gelişimi ve doğum sonrası göğüsten süt gelmesinin başlamasında etkilidir. Hamilelik dışında ve erkeklerde ne işe yaradığı henüz netlik kazanmamıştır. Ancak hamilelik dışında bir kadında ya da erkekte aşırı salgılanan seks hormonu üreten gonadlarda (ovaryum ve testislerde) ilgili seks hormonunun (erkekte testesteron, kadında östrojen) yapımında azalmaya neden olarak bazı sorunlara neden olmaktadır. Erkekler genelde azospermi (sperm sayısında azalma) bazen de cinsel isteksizlik gibi sıklıkla gözden kaçabilen şikayetler nedeniyle doktora geç başvurmakta, bunun sonucu olarak da kadınlara oranla daha büyük kitle lezyonlarıyla tanı konulmaktadır. Kadınlarda östrojen azalması, androjen benzeri hormonların üstünlük kazanmaya başlaması nedeniyle erken dönemde adet düzensizlikleri, tüylenme artışı, akne, saç dökülmesi, cilt yağlanması, göğüslerde gerginlik, hassasiyet ve bazen süt gelmesi gibi yakınmalara neden olmakta ve hastaya erken dönemde, çoğunlukla milimetrik boyutlarda kitle aşamasında yakalanabilecek şekilde erken tanı şansını doğurmaktadır. Gelişen ilaç tedavisi seçenekleri, çok büyük tümörlü hastalarda dahi ilaçla tam şifa şansını doğurmuştur. Bugün bası bulguları ve tümör kanama riski olmayan olgular dışında, neredeyse bütün hastalar ilaç tedavisiyle tedavi edilmektedirler. Tedavinin süresi ve olumlu etkilerinin ortaya çıkış süresi özellikle tümör çapına bağlı olmakla birlikte hastalar arasında bireysel farklılıklar göstermektedir. Tedavide başarının asıl sırrı, hastanın her bir şikayetine ayrı ayrı yaklaşmak ve her hastada doğru ilacı, doğru sürelerle kullanmakta saklıdır.

BU TÜMÖRLER GENELLİKLE HAYATI TEHDİT ETMEZLER

* Hocam okurumuz ‘Tüy sorunum hâlâ sürüyor’ diyor. Biter mi peki?
Büyük olasılıkla bitmesi lazım. Prolaktin seviyesi normol sınırlara ulaştıktan sonra, ortalama 6 ay içinde yeni tüylerin çıkmaması beklenir. Varolanların da dökülmesi gerekir. Ama 6 ayın sonunda.

* Biraz sabırlı olması gerekiyor yani...
Evet. Tabii bu normal hormon seviyelerine ulaşıldıktan sonra mümkündür ancak. Bu yüzden tedavinin yeterli olup olmadığı netlik kazanmalıdır.

* Beynindeki tümör tehlikeli midir peki?
Genellike beyinden kaynaklanan endokrin tümörler çok büyük boyutlara ulaşmadıkları sürece kitle etkisiyle hayatı tehdit etmezler.

* Büyük boyutlardan kastınız ne?
Bir santimden büyük. Fakat aşırı salgıladıkları hormonlar vasıtasıyla veya hipofiz bezinin normal hormonal fonksiyonlarını bozarak ciddi sağlık sorunları doğurabilirler.

* Mesela?
Mesela, hastamızdaki tümör prolaktin hormonunun aşırı salgılanmasına neden oluyor. Bu da adet düzensizliğine, tüylenme artışına ve saç dökülmesine neden oluyor. Ayrıca kemik erimesi ve göğüsten süt gelmesine de sebep olabilir.

* Göğüsten süt gelmesi tehlikeli midir?
Hayır ama hastalık için çok önemli bir sinyaldir. Yine hipofiz bezinde hormon üreten diğer hücrelerden çıkan tümörler de ilgili hormonlarda bozukluklara sebep olabilirler. Mesela büyüme hormonu salgılayan tümörler el ve ayaklarda büyüme ve şeker hastalığı ile karakterize olan ‘Akromegali’ hastalığına sebep olur.

* Akromegali hastalığı nedir?
Halk arasında ‘dev hastalığı’ olarak da bilinir. Genellikle orta yaş sonrası ortaya çıkar. Hipofiz bezinin aşırı büyüme hormonu salgılaması sonucunda oluşur. Vücudun farklı yerlerinin deformasyona uğramasına neden olur. Yüzün görüntüsü değişir, kabalaşır, alında ileri doğru çıkıklık, el ve ayaklarda büyüme görülür... Hastalar baş ağrısı, terleme ve yorgunluktan şikayet ederler. Fazla salgılanan büyüme hormonu sadece el ve ayaklarda büyümeye sebep olmaz; kalp, solunum sistemi ve hormonal sistem başta olmak üzere pek çok organı etkiler. Şeker, kalpte büyüme ve kalp yetmezliğine kadar varan sonuçlara yol açabilir.

New York’ta ‘hidrojenize yağ’ yasaklandı
Amerika’nIn New York eyaleti sağlık yetkilileri, margarinlerde ve fast food yiyeceklerde kullanılan trans yağa yasak getirdi. Trans yağ asitlerinin damar tıkanıklığının en büyük nedenlerinden biri olduğunu kaydeden yetkililer, birçok hazır gıda paketinde yer alan “hidrojenize yağ” ifadesinin gıdanın içinde trans yağ asidi bulunduğu anlamına geldiğini ve bu yüzden kullanılmaması gerektiğini belirtti. Kentteki restoranlar, 1 Temmuz’a kadar kızartma yağlarında trans yağ kullanmayı durduracak. 1 Temmuz 2008’de de tüm yiyeceklerde trans yağ kullanmak yasaklanacak. Katı yağların hidrojen eklenmesiyle sıvı yağa dönüştürlmesiyle meydana gelen trans yağlar, kurabiye, fast food ve patates kızartmasında kullanılıyor.

*NaZ*
28.12.2006, 19:14
Koku alma duyusunu yitirmek Alzheimer’ın habercisi olabilir




Soru: Bir yıl önceden başlamak üzere koku alma duyumun yüzde 95’ini kademeli olarak kaybettim. Güzel ve kötü kokular dahil, en keskin kokuları dahi algılayamıyor, yiyeceklerin lezzetini anlayamıyorum. Gittiğim iki KBB doktoru tatmin edici açıklamalar yapmadan muayeneleri sona erdirdiler. Koku duyusu malumunuz yaşamın önemli duyularından ve yok olması da hayattaki tadların bir çoğundan mahrum kalmak demek. Beni bu konuda yönlendirebilirseniz çok sevinirim.

Not: 73 yaşındayım, geriatrik durumlar dışında organlarımda patalojik bir durum mevcut değildir. Necdet K.
Cevap 1:Koku duyusu da diğer duyularımız gibi yaşla belli bir azalma gösterebilir. Bu her bireyde farklılık gösterecektir. Geçirilen viral ve bakteriyel enfeksiyonlar, ameliyat ve kazalar, meslek veya yaşam tarzı sebebiyle karşılaşılan kimyasallar, hava kirliliği bunda önemli rol oynar. Bunlar dışında burun içi ve beyinde bazı patolojik durumlar koku duyusu kaybına veya değişikliğine yol açabilir.

En sık koku duyu bozukluğu burun içi tıkanıklıklar (akut-kronik rinit, sinüzit, polipler, burun içi deformasyonu vs.) sebebiyle olur. Nadir de olsa koku sinirine ait tümörler (estezionöroblastom), kafa kaidesi (ön kafa çukuru) yerleşimli ve koku sinirine bası yapan kitleler, beyin tümörleri, beyin kanama ve infarktları koku duyum bozukluklarına yol açabilirler.

Teşhiste ayrıntılı özgeçmiş ve öykü ile burnun endoskopik muayenesi ve bunu takiben yapılacak tomografi ve MR ise önemli araçlardır.

Op. Dr. Anıl Güngör
Anadolu Sağlık Merkezi Kulak Burun Boğaz Uzmanı

Cevap 2:1 Kasım 2006 tarihli köşenizde yer verdiğiniz hasta mektupları içerisinde biri dikkatimi çekti. Necdet K. isimli hastanın koku duyusunu kaybetmesine dair öyküsünü okudum. Hastanın 73 yaşında olması ve belirli bir KBB hastalığı bulunmaması bana hastada Alzheimer hastalığı bulunabileceğini düşündürdü. Biliyoruz ki, entorhinal korteks Alzheimer hastalığında ilk tutulan bölgelerden biridir ve hastalığın erken dönemlerinde koku alma bozukluğu olabilir. Bu hastanın bu yönden incelenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Dr. Tuğba ÖZEL Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri AD Geropsikiyatri Ünitesi

Prostattaki büyüme kansere neden olur mu?
69 yaşındayım, iki defa hemoroit, prostat, fıtık ve apandisit ameliyatları geçirdim. Size detayını sunacağım bilgilere göre uzmanlarınızdan açıklayıcı bilgi alabilirsem sevinirim. Sorunum prostatla ilgili. Tahlil tarihlerim ve neticelerini gönderiyorum... Doktorum tarafından her 6 ayda bir PSA tahlili yaptırmam istendi. Ancak bunda ihmalkâr davrandım. Sizlerden öğrenmek istediğim, tahlillerde de görüldüğü gibi prostattaki büyümeden ileride tümör olma olasılığı var mıdır? Ne yapmam gerekir? Bu arada bazı geceler yine sık sık idrara çıktığımı belirtmek isterim.
2004 yılında yapılan PSA sonucu yüksek bulunan ve prostat biyopsisi kanser çıkmayan hastamıza aynı yıl içinde prostat ameliyatı yapılmış ve ameliyat sonrası patoloji raporunda da kanser bulunmamış. Aralıklı PSA tetkikleri ile kontrol yaptıran ve bazı geceler sık sık idrara gitme yakınması olan hastamız gelecekte prostat kanseri riski olup olmadığını öğrenmek istemekte... İyi huylu prostat büyümesi için yapılan tüm ameliyat yöntemlerinde (Açık, TUR, Laser gibi) prosatın dış kabuğu hastada bırakılır. Hastada bırakılan bu dış kabuktan prostat kanseri gelişme olasılığı her zaman vardır. Bu nedenle iyi huylu prostat büyümesi için ameliyat olan hastaların tümü ameliyattan sonra da yılda 1 kez yapılan PSA kan tahlili ve prostat muayenesi ile kontrol edilmelidir. Hastamızın patoloji sonuçlarındaki bazı risk faktörlerinden dolayı bu kontrolleri 6 ayda bir yaptırması çok doğrudur ve bunun dışında bir tedbir gerekmez. Bazı geceler sık idrara çıkmanın birçok nedeni olabilir, bu açıdan hastamızın üroloji doktoru ile kontrollerine düzenli gidip bu konuyu da gündeme getirmesinde fayda vardır.

Prof. Dr. Yalçın İlker Anadolu Sağlık Merkezi Üroloji Uzmanı

Meme kanserinde kemoterapi yöntemi tarihe karışabilir
İngiltere’de meme kanseri üzerine araştırmalar yapan bilim adamları, kanser hücrelerinin beslenmesini sağlayan bir gen buldu. Ulusal Kanser Araştırmaları Merkezi’ne bağlı uzmanlar tarafından tespit edilen FGFR1 adlı genin doğrudan hedef alınmasıyla uygulanacak bir tedavinin, bu genden kaynaklanan meme kanseri vakalarında kemoterapi ihtiyacını ortadan kaldırabileceği ifade edildi. Her 10 meme kanseri vakasından biri, FGFR1 geninin aşırı aktif olmasından kaynaklanıyor. Araştırmayı yürüten İngiliz bilim adamları, laboratuvar ortamında yaptıkları çalışmalarda kullandıkları bir bileşikle doğrudan bu geni hedef alarak kanserli hücrelerin büyümesini önlemeyi başardı. Sıra şimdi de gerçek hastalar üzerinde uygulanacak klinik deneylere geldi. En zor tedavi edilen ve en hızlı yayılan bazı meme kanseri türlerinin oluşumunu da tetikleyen bu genle ilgili yapılacak detaylı araştırmaların ardından, FGFR1 adlı genin faaliyetini durduracak bir tedavi yöntemi geliştirilmesi amaçlanıyor. Klinik deneylere ‘birkaç yıl içinde’ başlanacağı açıklandı. Meme kanseri vakalarında genellikle, ameliyatın ardından, geride kalan kanserli hücreleri yok etmek için radyoterapi uygulanıyor. Kemoterapi ise, yayılmış kanser hücrelerine karşı kullanılıyor. Ancak bu, vücuttaki sağlıklı hücrelerin de ölmesine neden oluyor. İngiliz uzmanların umut bağladığı yeni yöntemde ise sadece FGFR1 geni hedef alındığından, sağlıklı hücrelere bir zarar gelmiyor. Kaynak: Guardian

Kolesterol ve tansiyon ilaçları kalp krizi riskini azaltıyor
Dünyanın en büyük ilaç firmalarından olan Pfizer tarafından finanse edilen bir araştırmada, modern tansiyon ve kolesterol ilaçlarının birlikte kullanılması durumunda, tedavinin başlangıcından sonraki ilk 90 gün içinde kalp krizi riskinin azalmaya başladığı ortaya çıktı. 19 bin kişi üzerinde yapılan araştırmanın sonuçlarına göre, her ikisi de Pfizer tarafından üretilen kolesterol ilacı Lipitor ile yüksek tansiyon ilacı Norvasc’ın birlikte kullanılmaya başlanmasından sonraki 3 ay içinde, ölümcül ya da ölümcül olmayan kalp vakaları yüzde 53 oranında azalıyor. Yeni veriler, Lipitor ve Norvasc ikilisinin, kalp krizlerini önlemede Lipitor’la birlikte, beta-bloker sınıfından eski tip bir tansiyon ilacı kullanılmasına oranla 3 kat daha fazla etkili olduğunu gösterdi. Lipitor, dünyanın en fazla satan ilacı olarak biliniyor. İlacın sadece geçen yılki satışı 12.2 milyar dolardı. Pfizer’ın ilaç üzerindeki patent hakkı 2011 yılında doluyor. Kaynak: Reuters

Ereksiyon sorununa karşı gen transferi
Amerikalı bilim adamları, erkeklerde çoğu zaman Viagra ya da Cialis gibi ilaçlar veya küçük çaplı ameliyatlarla çözülebilen ereksiyon sorunlarını, gen transferi yöntemiyle iyileştirmenin yolunu buldu. Yeshiva Üniversitesi Albert Einstein Tıp Okulu ile Montefiore Tıp Merkezi tarafından New York’ta yürütülen araştırmalar sonucu bulunan yöntem, hastaya hMaxi-K adlı bir genin tranfer edilmesini içeriyor. Bu gen, erkeklik organındaki yumuşak kas hücrelerinde potasyum iyonu transferini tetikliyor. Böylece bu kasların kanallarında fazladan potasyum oluşuyor; bu da kası gevşetip ereksiyon için gerekli kanın rahatça akmasını sağlıyor.

*NaZ*
28.12.2006, 19:16
Dikkat! Kalp hastası olanların depresyona girmesi çok tehlikeli

Stres doğrudan bir risk faktörü değil. Ama kalp krizinden sonra, özellikle by-pass geçirdikten sonra girilen depresyon çok önemli. Kalp hastası insanlarda depresyon varsa ölüm riski artıyor


Kalp sağlığı ile ilgili yayınınızı ilgiyle takip ettim. Ancak her yazı dizisi sonucunda “Stresin kalp üzerindeki etkisi yarın” diyorsa da bugüne kadar, sinirli tip olmanın, stresin veya deprasyonun kalp sağlığı üzerindeki etkisini yayınlayamadınız. Lütfen bu konuya da yer verir misiniz? İsmail B.
Hep bilinen, söylenen şu: Stres, damar sertliğini, yani atero sklerozu artıran, ona sebep olabilen, koroner yetersizliğine zemin hazırlayan risk faktörlerinden biri olarak sayılır. Ama stresi ölçmek mümkün değil. Hangi mekanizma ile etki ettiğini bilimsel olarak açıklamak mümkün değil. Stresi tarif etmek de, derecesini saptamak da mümkün değil. Çok bağırıp çağıran mı, yoksa herşeyi içine atan mı daha stresli, tarifi yok. O zaman stresin damar sertliğini artırıcı etkisini rakamlarla veya kesin olarak söylemek de mümkün değil. Bilinmesi gereken şu: stres kalp sağlığı için iyi değil.

* Stres koroner damarlara ne yapıyor da bu kadar etkili oluyor?
Stresin iki türlü ele almak mümkün. Bir; normal bir insan, damarlarında hastalık yok. Stres bu damarları hasta eder mi? İki, kişi hasta, başka faktörlerin de etkisiyle damarlarında darlık var. Stres buna nasıl etki eder? Bu ikincisinde stresin ne yaptığı belli. Stresle tansiyon yükselir, adrenalin deşarjı olur, taşikardi olur... Hastanın diyabeti varsa şeker regülasyonu bozulur. Bütün bunlar zaten damar sertliği için risk faktörleri. Ama koroner damarlarında hastalık olmadığı düşünülen bir kişide, stresin damarları hangi yoldan bozduğu ya da tek başına bozup bozmayacağı hakkında kesin bir şey söylemek de mümkün değil. Yalnız kanaat şu ki, damar cidarını bozan etkenlerden bir tanesi stres.

* Hocam bir de özellikle by-pass geçirmiş kişilerin depresyona girmesinin çok tehlikeli sonuçlar doğurabileceği söyleniyor...
Doğru. Kongrelerde de hep tartışılır durulur bu konu. By-pass ameliyatından sonra kişinin depresyonda olup olmadığını saptamak ve depresyondaysa bunu önlemek çok önemli. Bir kere ameliyat sonrası kendini toparlama, iyileşme dönemi çok önemli. Hastanın yeni durumuna uyum sağlaması gerek. Yoksa bağışıklık sisteminin kendini toparlama özelliği hep olumsuz yönde etkilenir. O yüzden hastanın depresyonda olup olmadığının tespiti ve ona göre bir tedavi sürdürülmesi önemlidir. Depresyon enfarktüsten sonra, nekahat döneminde de olur. Sadece ameliyattan sonra da olabilir.

* O zaman depresyon öldürücü olabilir deniyor...
Evet. By-pass’tan sonra depresyona girmek öldürücü olabilir. Çok dikkatli olmak gerekir. Kişinin hayata küsmemesi gerekir.

28 yıl önce kapak ameliyatı oldum

Hocam ben 77-78 yıllarında mitral darlığından Haydarpaşa Göğüs Cerrahi Hastanesi’nde ameliyat oldum. İki damar tıkalıydı, açtılar. Bugüne kadar ilaçla iyi bir hayat sürdürüyordum ve bundan sekiz ay önce anjü oldum. Damarlar temiz çıktı fakat kalp kapaklarımın tembel çalıştığını söylediler. Bu arada nefes borum ağrıyor, yokuş çıkarken bronşlarım ağrıyor başka bir şikayetim yok. Bu konuda kalple bir ilişkisi var mı beni bilgilendirirseniz memnun olurum. Mustafa Solmaz
28 yıl önce kapak ameliyatı olmuşsunuz. 8 ay önce yapılan anjiyo ile hem damarlarınız hem de kalp kapaklarınız tetkik edilmiş. Şikayetleriniz bununla ilgili olabilir. Anjiyo ile birlikte raporlarınızı bize ulaştırırsanız inceleyip daha ayrıntılı bilgi verebiliriz.

Doç. Dr. Besim Yiğiter

Anadolu Sağlık Merkezi Kalp Sağlığı Bölüm Başkanı

Vücut da boş durmuyor by-pass yapıyor!

Koroner kalp hastalıklarında, ekseriya gençlerde ilk kriz en tehlikelisi ve ölümcül olanıdır deniyor. Yaşlılarda koroner damarlarda yeni teşekkül eden kapiller oluşumların bir nevi by-pass görevi üstlenerek durumun vahametini azalttığını duyuyoruz. Bunun hakikatle bir alâkası olup olmadığını, varsa bu oluşumu teşvik edecek çareler olup olmadığını sayın doktorumuz Doç. Dr. Besim Yiğiter’den öğrenmek isterim. Saygılarımla... Suphi Şadi Ü.
Koroner damarlar zaman içinde yavaş yavaş tıkanıyor. İşte bu sırada vücudun da kendini tamir etme özelliği var. Bu sistem bazı kişide çok iyi gelişmiş, bazı kişide ise az. Bu şu demek, koroner damarlar yavaş yavaş tıkanırken, vücut da bu tıkanan damarları telafi edebilmek için yandan ince kılcal damarlar üretiyor. Yani tabiat by-pass yapmaya çalışıyor. Bu by-pass bazen tıkalı olan bölgeyi hayati tehlike yaratmayacak yeterlilikte besleyebiliyor. Bazen o bölgeyi öldürmüyor, canlı tutuyor. Yani kalbi temel görevlerini yerine getirecek derecede besleyebiliyor. Bazen de yetersiz kalıyor. Yaşlılarda hastalık genelde kronik ve yavaş yavaş ilerleyen bir hadise olduğu için damar kireçlenmesi, bu bizim ‘collateral’ dediğimiz kılcal yan damarlar gelişme fırsatı ve zamanı bulabiliyor. Ama gençlerde genellikle genetik faktör de kalp hastalığında rol oynadığı için ve bu hastalık genç yaşta ortaya çıkacak kadar agresif olduğu için hastalığın ilerleyiciliği, tahrip ediciliği de kuvvetli oluyor. Yani hastalık colleteral oluşumuna fırsat vermeyecek hızda, şiddette gelişebiliyor. Ama herkesde böyle değil. O yüzden genç kişilerde görülen koroner yetersizliği daha tehlikeli bir biçimde ortaya çıkabiliyor. Ayrıca gençlerin önünde çok daha uzun bir ömür beklentisi olduğu için hastalığın kötü etkilerine maruz kalma süresi de uzun oluyor.

* Hocam peki kalp krizi üçüncüde götürür denir. Bunda ne derece doğruluk payı var?
Bunun kesinlikle aslı astarı yok. Kalp krizi birincide de götürebiliyor. Çünkü çok şiddetli ortaya çıkabiliyor.

* Dört-beş kalp krizi geçirip de yaşayan var mıdır?
Tabii... Küçük küçük sayısız kalp krizi geçirebiliyor insan. Kimisini ayakta geçiriyor hatta. Bazısı ‘Kalbim ağrıyor’ diyor. O sırada aslında kalpte bir hasar olabiliyor. Yani sayısı yok. Birincide de götürebilir kalp krizi, onuncuda da. Ama her kalp krizi kalbi biraz daha hırpalıyor, fonksiyonlarını biraz daha bozuyor.

* Yani her seferinde risk artıyor...
Tabii. Çünkü her enfarktüsten sonra kalbin bir bölgesi daha ölüyor.

Dik oturmak sağlığa zararlı
Annelerİn çocuklarına sürekli “Dik otur” uyarısı yapmasının aslında sağlığa zararlı olduğu ortaya çıktı. İskoçyalı ve Kanadalı bilimadamlarının yaptığı araştırmada 90 derecelik bir açıyla dimdik oturmanın omurgaya fazlasıyla baskı yaptığı belirlendi. Bilimadamlarına göre masabaşında ya da bilgisayar karşısında en doğru oturma şekli hafif geriye yaslanarak yani 135 derece ve üzeri bir açıyla oturmak. Araştırma kapsamında üç farklı oturma şeklinin sırt kaslarına, omurgaya ve omurgadaki disklere ne kadar baskı yaptığı belirlendi. İncelenen ilk oturma şekli 70 dereceden az bir açıyla yani öne doğru eğilerek oturmanın omurgayı nasıl etkilediği oldu. Bu şekilde oturanların sırtın en alt bölümündeki kasları ve tendonları fazlasıyla zorladığı belirlendi. Omurgaya en fazla baskı yapan oturma şeklinin 90 derecelik açıyla yani dik oturmak olduğu belirlendi. Bu şekilde oturulduğunda omurgadaki diskler üzerinde büyük bir baskı oluştuğu görüldü. Ancak ayaklar yere basarken geriye doğru yaslanarak yani 135 derece ve üzeri bir açıyla oturulduğunda omurganın, disklerin, kas ve tendonların çok daha rahat olduğu belirlendi.

Sigarayı azaltmak işe yaramıyor
Sigara tiryakilerinin en büyük tesellisi, günlük içtikleri sigaralarının adedi azaltmaktır. Ancak bilimadamları, bunun sağlık için hiçbir yararı olmadığını ortaya çıkardı. Norveç’te yapılan ve 20 yıl süren araştırmaya göre sigarayı içmeyi azaltmak, sigaranın sağlık zararını azaltmıyor. Bilimadamlarına göre tiryakileri bekleyen kötü sondan kurtulmanın tek yolu bu kötü alışkanlığı tamamen bırakmak. Norveçli uzmanlar 51 bin kadın ve erkek üzerinde yaptıkları uzun süreli araştırmada katılımcıları sigara içmeyenler, içenler (günde ortalama 15) ve azaltanlar (15’ten 7’ye düşürenler) olarak 3’e ayırdı. 20 yıl süren araştırmalardan sonra sigarayı azaltanlarla, hala devam edenlerin arasında kalp krizi, akciğer kanseri gibi sigaraya bağlı hastalıklar nedeniyle hayatını kaybetme riskinin farklı olmadığı görüldü. “ Sigara içenlerin ’sigaryı bırakamadım ama azalttım’avunması geçersiz” diyen araştırmanın lideri Dr. Kjell Bjartveit’e göre, sigaranın zararlarından kurtulmanın tek yolu sigarayı tamamen bırakmak.

*NaZ*
28.12.2006, 19:17
Ne olur bana yardımcı olun
beynimi başkaları yönetiyor

Bundan böyle her canınız sıkıldığında “Depresyondayım” demekten vazgeçin. Bize gelen şu imdat çığlığını dinleyin ki, depresyonun ne menem bir bela olduğunu hissedin: “Sanki beynimi başka birileri yönetiyor


Ölümcül bir hastalığa yakalansam da kurtulsam. Ne olur bana yardım edin!” Şimdi söyleyin; siz hâlâ kendinizi depresyonda mı sanıyorsunuz?

Selamlar... Hocam bende depresyon sorunu var ve çok korkuyorum. Aklımı yitireyim ya da amansız bir hastalığa yakalanayım da kurtulayım... Bir gün gazetede bir kadın diyordu ki, beynimi başkaları yönetiyor. Ben de psikolojik olarak bu sorunla uğraşıyorum. Sizce bu anlattığım şeyler gerçekten başıma mı gelmiş, yoksa depresyonun belirtileri mi? Bu sorundan nasıl kurtulurum? Ne olur bana yardımcı olun!

Depresyonun, önde gelen belirtileri duygusal çökkünlük ve/veya ilgi-istek kaybı olmak üzere, kişinin duyuş, düşünüş ve davranışlarının bütününü etkileyen, ayrıca bir dizi ruhsal ve bedensel semptomun eşlik ettiği bir duygudurum bozukluğudur. Yoğun sıkıntı, isteksizlik, sinirlilik, tahammülsüzlük, evham, karamsarlık, değersizlik ve suçluluk hisleri, hayattan ve daha önce zevk aldığı şeylerden (kitap okumak, müzik dinlemek, elişi yapmak, dostlarla buluşmak vs.) zevk alamama, cinsel isteksizlik gibi belirtilerin yanı sıra, ileri olgularda yaşamına son verme düşünceleri gibi belirtilere depresyonda sıklıkla rastlanır. Uykusuzluk veya aşırı uyuma gibi uyku sorunları, iştahsızlık veya çok yeme gibi iştah ve buna bağlı kilo düzensizlikleri, enerjisizlik, halsizlik, hareketlerde, konuşma hızında yavaşlama, bir iş yapmakta aşırı zorlanma, zamanın yavaş geçtiği hissi gibi belirtiler tabloyu daha da ağırlaştırabilir. Bellek, dikkat ve yoğunlaşma güçlükleri mesleki ve akademik işlevselliği olumsuz etkileyen başlıca unsurlardır. Depresyondaki kişi kendini yakınlarından ve toplumdan soyutlayabilir, her alanda çeşitli ilişki sorunları yaşayabilir. Depresyon, kişisel, ailesel, toplumsal, mesleki veya akademik işlevlerde ciddi kayıplara yol açabildiği için, doğrudan ve dolaylı maliyeti çok yüksek bir psikiyatrik hastalıktır. Depresyondaki kişide alkol ve madde bağımlılığı ve diğer ruhsal ve bedensel komplikasyonlar da oldukça sıktır. Bedensel belirtilerin, özellikle ağrının ön planda olması depresyonu maskeleyebilir.

Depresyonun en sık görüldüğü yaş aralığı 20-45 yaş arasıdır, ancak her yaşta depresyon ortaya çıkabilir. Kadınlarda erkeklere göre iki kat daha sık görülür. Bunun hormonal nedenleri olabileceği gibi, toplumsal ve kültürel nedenleri de olabilir. Depresyon tanısı koyabilmek için yukarıda sayılan belirtilerin en az iki hafta veya daha uzun bir süredir bulunması gerekir. Çökkün duygudurum ve/veya ilgi-istek kaybının hemen hemen her gün olması veya günün büyük kısmını kapsaması da tanı için gereklidir. Ayrıca, bu belirtileri daha iyi açıklayabilecek madde (herhangi bir ilaç veya bağımlılık yapıcı madde) kullanımı veya bedensel hastalığın (örneğin hipotiroidi, kanser gibi) dışlanmış olması gerekir. Bu gibi durumlar söz konusuysa, depresyonun ikincil olduğu söylenir. Depresyon ataklarla giden, tekrarlayabilen bir hastalıktır, ilaçlar ve psikoterapiyle tamamen düzelebilir, ancak kronikleşme eğilimi de gösterebilir. Depresyonun çok ağır olduğu durumlarda psikotik özellikler ortaya çıkabilir, yani kişide yanlış ya da tuhaf inanışlar ve

işitsel veya görsel algı bozuklukları ve buna benzer belirtiler görülebilir. Kişi düşüncelerinin veya davranışlarının kontrol edildiğini, olmayan sesler duyduğunu sanabilir. ‘Psikotik Özellikli Majör Depresyon’ denen bu durumun tedavisi genellikle hastaneye yatmayı gerektirir.

KİŞİ OLMAYAN SESLER İŞİTİR
Psikoz genel bir terimdir, geniş anlamda kişinin gerçeklikle bağlantısının koptuğunu, yargılama yetisinin bozulduğunu anlatır. Şizofreni, sanrısal (paranoid) bozukluk, kısa psikotik bozukluk, şizoaffektif bozukluk gibi psikiyatrik durumlar bu gruba girer. Psikotik bozukluklar genellikle genç yaşta başlar, başlangıçta belirtiler genellikle belirgin olmadığı için kişi veya yakınları tarafından fark edilmeyebilir. En sık 15-40 yaşları arasında ortaya çıkarlar. Her yaşta psikotik bozukluk görülebilirse de bu yaş grubu dışındaki kişilerde organik nedenler öncelikle akla gelir. Kalıtım, çevre ve çeşitli etmenlerin bu tür bozuklukların gelişmesinde etkili olduğu düşünülmektedir. Dil ve iletişim bozuklukları vardır, hasta birbiriyle ilgili bağlantılı düşünce zincirini sürdüremez. Konuşma içeriği genellikle fakirleşir, amaçsızlaşır, konuşma miktarı artar veya azalır. Düşüncenin içeriği gerçeklikle bağlantısızdır, bazen kişi düşüncelerinin okunduğunu veya hareketlerinin birileri tarafından kontrol edildiğini sanır. Çeşitli algısal bozukluklar ortaya çıkabilir. Kişi olmayan sesler işitir veya uyanıkken hayaller görebilir. Dürtü denetimi bozulabilir, çeşitli davranış bozuklukları ortaya çıkabilir. Karar verme, yargılama, dikkat, planlama, soyut düşünme, stresli durumlara tahammül edebilme gibi yürütücü işlevler genellikle bozulur. Tanı koyabilmek için, (kısa psikotik bozukluk haricinde) belirtilerin en az 6 aydır varolması koşulu aranır. Madde kullanımının, genel tıbbi durumun ve yaygın gelişimsel bozuklukların dışlanması gerekir. Kişi kendini yakınlarından ve toplumdan soyutlayabilir veya tuhaf inanışları veya garip, hatta saldırganlaşabilen davranışları yüzünden toplum dışına itilebilir. Kişisel, ailesel, toplumsal, mesleki veya akademik işlevlerde ve sosyoekonomik düzeyde ciddi kayıplar ortaya çıkabilir. Kronik seyir gösteren psikotik bozukluklarda tedavi uzun sürelidir, sosyal ve mesleki işlevsellik belli oranlarda yeniden kazanılabilir, ancak tortu belirtiler kalabilir.

Okurun dile getirdiği durum tamamen gelip geçici, kültür ve yetişme tarzının etkileriyle çevresel streslerin bir araya gelmesinin yarattığı, ilaç tedavisi gerektirmeyen kısa süreli bir psikiyatrik rahatsızlık olabilir. Bununla birlikte, yukarıda sözü edilen depresif ve psikotik belirtilerle ayırıcı tanı yapılması çok önemlidir, çünkü gidiş ve tedavi ciddi farklılıklar gösterecektir. Her hastalıkta olduğu gibi, erken ve doğru tanı, bunun ardından uygun tedavi son derece önemlidir. Okurumuza vakit geçirmeden bir psikiyatriste başvurmasını öneriyorum.

Dr. Banu Büyükkal Psikiyatrist


11 ayda 3 kez fıtık ameliyatı oldum

1960 doğumluyum. 2005 senesi Temmuz ayında fıtık şikayetiyle gittiğim hastanede ameliyat oldum. Aradan geçen sürede fıtık şikayetim nüksetti. 2006 senesi Şubat’ında... Tedavi için hastaneye müracaatımda doktor ’Nüks Sol İnguinal’ fıtık teşhisi koyup tekrar ameliyat olmam gerektiğini bildirdi. Ameliyatımdan evvel fıtığın tekrar nüksedişi sebeplerini bulabilmek için prostat dahil birtakım muayenelerden geçtim. Bir neden bulunamadı. Neticede 14 Şubat 2006 tarihinde ‘Lichtenstein Fıtık Onarımı’ yapılarak ameliyat oldum. Ameliyatımı parça koyarak yaptılar... Ama bir müddet sonra şikayetlerim tekrar başladı. Ameliyat olduğum hastaneye müracaat ettim ve maalesef tekrar ’Nüks İnguinal Herni’ teşhisi kondu ve ameliyat olmam gerektiği bildirildi. Bir dizi tetkiklerden sonra 30 Mayıs 2006’da ‘Lichtenstein Fıtık Onarımı’ ameliyatı oldum. (Spiral anestezi altında saha temizliği ve steril örtünmeyi takiben sol infuinal kesi ile girildi. Anatomik olarak bulunabilen yağlar karşı karşıya getirilerek onarım yapıldı. Hemostas yapıldı. PTFE greft yayılarak tesbil edildi. 1 ated redon diren konuldu. Katlar anatomik planda kapatılarak operasyona son verildi.)

Temmuz 2005 ile Mayıs 2006 tarihleri arasında 11 ayda aynı ameliyatı 3 kere oldum. 3 ameliyatıma rağmen gene aynı problemlerim var. Muayene oldum, fıtığın gene nüksettiği teşhisi kondu. Aydınlanmak istediğim hususlar:

1. Fıtığın 11 ayda bu duruma gelmesi normal midir?

2. Tekrar ameliyat olmam gerekir mi? Açıkçası çekiniyorum.

3. Ameliyat olmamın bir zararı olur mu, yaşantımı bu şekilde devam ettirebilir miyim?

Not: Mektubumdaki tıbbi terimler hastaneden verilen raporlardaki ifadelerdir. Saygılarımla...

Orhan Gazi M.

Öncelikle geçmiş olsun. Bu yöntemle yapılan fıtık ameliyatlarının yüzde 1-3 gibi bir tekrarlama oranı vardır. 11 ayda 3 kez aynı nedenle ameliyat olunması alışılmışın dışındadır. Tekrar ameliyat olup olmamanızın kararı, şikayetlerinizin derecesi ve muayene bulgularına bakılarak verilir.

Op. Dr. Selçuk Kihtir Genel Cerrahi Uzmanı



Ciddi fiziki sorunum var ama tespit edilemiyor!

Yaş 60. 35 senedir içilen sigara miktarı günde 1-1,5 paket. Ama 4 ay önce bırakıldı... Çok sağlıklı beslenme rejimine rağmen, sürekli yüksek (250mg/dl) kolesterol (10 mg Zocor kullanılıyor). Ailede (baba) akciğer kanseri var. Semptom: Son 5-6 ayda sürekli ve çok aşırı halsizlik ve normal iştahlı olunmasına rağmen özellikle kaslarda ciddi (5-6 kg) kilo kaybı... Yapılan tetkikler: Tam kan, idrar ve gayta tahlili, şeker araştırması, akciğer röntgeni ve tomografisi, tüm batın ultrasonografisi ve BT, komple kalp tetkikleri. Sonuç: Hiçbir olumsuz bulgu yok. Ortada ciddi bir fiziki sorun var. Fakat bir tespit yapılamıyor. Neden süphelenilmeli? Tetkiklere ne yönde devam edilmeli? Endoskopi ve kolonoskopi yapılmalı mı?
Hastanın ifadesine göre tetkiklerinde kanserle ilgili bir bulgu yok, ancak şikayetleri mevcut. Guatr (hipertiroidi, tiroid bezinin fazla çalışması) ve diğer metabolizma ile ilgili hastalıklar yönünden incelenebilir. Endokrinoloji uzmanına başvurmasında yarar var.

Prof. Dr. Haluk Onat Medikal Onkoloji Uzmanı

*NaZ*
28.12.2006, 19:17
By-pass’tan bir ay sonra seks mübalağa etmeden denenebilir üç ay sonraysa hiç sınır yok!

Utana sıkıla “By-pass olmuş bir hastaya seks haram mı?” diye sordum Doç. Dr. Besim Yiğiter’e... Şöyle yanıtladı: İlk bir ay kesinlikle seks yok...
Seks ilk 1 aydan sonra pasif durumda, mübalağa etmeden denenebilir. Üç aydan sonraysa hiçbir sınır yok. “Yani vurdulu kırdılı, göğüs kemiğini korumaya gerek kalmadan yapılabilir mi?” diye sordum bu kez. Kahkalarla gülerek, “Tabii yaşanabilir!” dedi

Hocam, by-pass’tan sonra nelere dikkat edilmeli?
Biz hayati tehdit yaratan tıkanıklıkları by-pass’la çözüyoruz. Ama o damarı hastalandıran faktörler devam ediyorsa damarlarda yeni tıkanıklıklar olabilir. Yani ameliyattan sonra ‘Ben bütün damarlarımı değiştirdim, yeniden doğdum’ olmuyor. By-pass yapmadığımız, dokunmadığımız, sağlıklı damarlar da ameliyattan belli bir süre sonra hastalanabilir. Taktığımız damarlar sağlıklı damarlar ama yıllar içinde onlar da hastalanabilir. Bunun için by-pass olan hasta ’Kurtuldum, bir daha problem yaşamam’ diyemez. By-pass ameliyatından sonra mevcut hayati tehlikeyi ortadan kaldırdıktan sonra uzun vadeli sonuç için hastanın kendi gayreti şart.

EŞİNİZ SİGARA İÇİYORSA HEMEN BOŞAYIN
Ne yapacak peki?
Bir kere sigarayı bırakacak. Çünkü sigara damarın endothel, yani koruyucu tabakasını bozuyor.

Nasıl bozuyor?
Bu da tartışmalı bir konu. Nasıl bozduğu belli değil ama içilmemeli.

Bir tanıdığım yeni by-pass geçirdi. Eskiden 2 paket içerdi günde, şimdi 3-4 taneye kadar düşürdü. Ama hala içiyor... Bu tehlikeli mi?
Bir tane bile içmemeli. İçenin yanında da olmayacaksınız. Kocası içiyorsa boşayacak. Karısı içiyorsa yine boşayacak. Şimdi by-pass ameliyatından sonra yapılacak ilk iş hasta sigarayı bırakacak, kilo verecek, yiyeceğine, içeceğine, diyetine dikkat edecek, eğer kan yağları yüksekse, eğer diyetle düşüremiyorsa, hareketle, egzersizle veya ilaçla düşürecek ve sedanter hayat yok, hareketli olacak, yürüyecek...

By-pass’a rağmen...
Tabii...

Ne kadar yürüyecek?
Kişiye göre değişir. En az günde yarım saat...

Gerçekten de by-pass’tan sonra böyle hareketli bir hayat, bu kadar efor sarfetmek doğru mu? O zaman seks de yapabilir mi by-pass’lı hasta?
By-pass ameliyatı olmuş bir kişi fizik aktivite, sosyal ve seks hayatı yönünden tamamen normale döner. By-pass ameliyatı iki şey için yapılır. Birincisi hastanın ölümünü ortadan kaldırmak ve uzun yaşamasını sağlamak için. İkincisi şikayetlerden, ağrılardan uzak konforlu hayat yaşamasını sağlamak için... Yani sadece ölümünü engellemek için değil. Bizim amacımız kişinin normal, aktif hayatına tamamen geri dönmesini sağlamak. Eğri, büğrü, sakat yıllarca yaşar. Ama istenen o değil. Sağlıklı, aktif bir şekilde iş ve sosyal hayatına dönsün ve bir de hayatı, ömrü uzasın.

İyi ama hocam by-pass geçiren bir hastanın yine de bazı şeylerden kaçınması gerekmez mi?
Bir ameliyat sonrası dönem var. Bir de sonrası... Tabii ki hastanın by-pass’tan çıktıktan sonra toparlanma, iyileşme döneminde dikkatli olması gerekiyor.

Ne kadar sürüyor bu dönem?
By-pass ameliyatından sonra kişinin iyileşmesi ve eski normal haline gelmesi ve ameliyatın sonuçlarından istifade etmesi üç ayda olur. Yani by-pass ameliyatının iyileşme süreci üç aydır. Ama bu demek değil ki, üç aylık zamanda hasta yatalak, düşkün durumda... Bir hafta sonra taburcu oluyor. Kendi işini kendi görüyor. Ama mesela eskiden tam mesai çalışan, ağır iş yapan kişinin o işe başlaması üç aydan sonra oluyor. Çünkü göğüs kemiklerinin kaynaması bile 2.5 ayı buluyor.

Yani tamamen iyileşme süreci 3 ay, öyle mi?
Evet. By-pass ameliyatından sonra kişi kendini ’Yarım insanım, artık işe yaramam’diye düşünmesin, tam tersi kavgalı, iddialı bir biçimde hayatına dönebileceğini düşünsün. Çünkü böyle. Dönüyorlar zaten...

Bazı hastalar ameliyattan sonra karakterim değişti diyor mesela. Bu doğru mu?
Karakter değişikliği ile ilgili söylenen çok şey var. Benim şahsi söyleyeceğim, karakter değişikliği olmaz. Ama ameliyattan sonraki dönemde tabii ki kolay bir iş değil. Ölmek var kalmak var. Bu kadar ağır bir işe soyunmuş olan, bundan kurtulmuş olan bir kişinin tabii ki psikolojik olarak sıkıntıları olacaktır. Bazıları hayatın kıymetini daha çok anlar. Hayata bakış açıları değişiyor tabii... Ama bu karakter değişikliği değil, başından geçen ameliyattan sonra olayları daha başka türlü değerlendirmesi olarak ele alınmalı. Aslında bu da kişiden kişiye değişiyor. Bazısı da ben ameliyat oldum zaten yarım insanım diye düşünüyor.

Peki hocam seks konusu? Cevabını tam alamadım.
Bizim hastalarımıza önerdiğimiz şu: İlk bir ay kesinlikle seks yok. Bu şundan dolayı. Göğüs kemiğini korumak için...

Bir açık kalp ameliyatına girmiştim. Ameliyattan önce boydan boya açılan göğüs kemiği, sonrasında resmen kalın tellerle tutturuluyor. Kaba kuvvetle...
Evet. Bu yüzden de ancak 2.5 ayda kaynıyor kemikler ve bu yüzden de seks fiziksel aktivite olarak ilk 1 aydan sonra pasif durumda, hiçbir şeyi mübalağa etmeden denenebilir. Üç aydan sonra da hiçbir sınır yok.

Yani vurdulu kırdılı yaşanabilir mi? Göğüs kemiğini korumaya gerek var mı?
Hayır. Yaşanabilir...

*NaZ*
28.12.2006, 19:17
By-pass ne kadar riskli?

By-pass sanıldığı gibi hastanın masada kalma riski olan bir ameliyat değil. Risk oranı normalde yüzde 1. Ama hasta çok yaşlıysa, kiloluysa, kalp kasları zayıfsa, bir de şekeri varsa, bu oran biraz daha artıyor
* Hocam dünkü yazımızda, ‘Kardiyologlar daha çok stentle tedavi yolunu seçiyor’ demiştiniz. Hastalar da stent istemez mi? Sonuçta risk daha az...
Zaten kardiyologlar da bu kozu kullanıyor. Stenti, ‘Kesmek yok, biçmek yok. Avantajı bu!’ diye anlatıyorlar. Tabii ki hastanın tercihi de stent oluyor. Ama bazı durumlarda ameliyatın şart olduğu anlatılmalı.

* Hangi durumlarda?
Damarı tutan lezyon çok uzun olabilir, çok sayıda stent kullanmak gerekliliği doğabilir. Oysa stent sayısı arttıkça stentin olumsuz sonuçları da o oranda artacaktır. Damar çapının küçük olması, ayrıca hastada diyabet gibi bir hastalığın olması, stentin uzun süreli olumlu sonuçlarını azaltabilecek faktörlerdir. Bu gibi özellikler mutlaka gözönünde bulundurulmalıdır.

* Stentte ölüm riski var mı?
Var. Ama tabii ki cerrahi müdahaleye oranla daha az. Binde 5-7 gibi... Ama bu işlem esnasındaki tehlikenin dışında, bunu takip eden dönemde olabilen problemleri de düşünmek gerekiyor. Uzun vadede, ameliyatın bilhassa tıkanıklık çok damardaysa daha iyi sonuç verdiği tartışmasızdır.

* By-pass’ta risk nedir peki?
Risk demek ameliyatta ölüm demek. By-pass ameliyatlarında risk yüzde 35’lerden başladı. İlk ameliyat 1967’de yapıldı. 1970’lerde çoğaldı. 1976’dan sonra da bir furya oldu. Zamanla by-pass sonuçları mükemmel hale geldi. İlk zamanlarda yüzde 35 ölüm riskiyle yapılan ameliyatlarda bu oran, artık yüzde 1.5, hatta yüzde 1 gibi çok düşük noktalara geldi. Hatta bunun da altına iniyor. Çünkü ölüm kalpten dolayı değil, ameliyatla müdahalenin getirdiği travmanın sonucu oluyor.

* Nasıl?
Ameliyat vücut için bir travmadır. Daha çok yaşlı insanlar by-pass oluyor. Doğal olarak bir sürü organlarında bir sürü problemleri daha oluyor. Anastezi alıyorlar... Böyle bir travmanın vücutta bilinemeyen, ölçülemeyen etkileri olabiliyor. Yani by-pass ameliyatlarında direkt kalpten ölüm çok düşük. Ölüm asıl böbrek, beyin ya da solunum yollarıyla, yani genel vücut problemleriyle ilgili sıkıntılardan kaynaklanıyor.

EN GÜVENİLİRİ MEME DAMARI

* Bir yakınımızın bacak damarları tıkanmıştı. Sigaradan... Tomografi sonuçları gösterdi ki vücut, tıkananan damarlar yerine daha başka damarları kullanmaya başlamış. Koroner damarlarda da bu mümkün olabiliyor mu?
Tabii... Vücut kendisi de by-pass yapıyor. Ama bir yere kadar. O zaman biz vücudun başka bir yerinden damar alıp kalbin o tıkalı olan damarına by-pass yapıyoruz.

* En çok nereden damar alıyorsunuz?
Pek çok yerden. Bacaktan, göğüsten...

* En iyisi göğüsten alınan damar deniyor, öyle mi?
Evet. By-pass ameliyatlarının sorunlarından biri de takılan damarların da günün birinde tıkanabiliyor olması... Eskiden klasik olarak bacak damarları kullanılıyordu. Ama bunların da bir müddet sonra kireçlendiği, tıkanabildiği görüldü. ‘Acaba daha iyi damar bulunabilir mi?’ diye çalışmalar yapıldı. Görüldü ki, meme damarı dediğimiz göğüs içindeki bir atardamar by-pass’ta kullanıldığında, uzun vadede, bacak damarlarına nazaran çok daha iyi sonuç veriyor. Daha güvenilir bir damar, kolay kolay da tıkanmıyor.

* Sebebi biliniyor mu hocam?
Bilinmiyor ama bir sürü teori var. Bir kere göğüs damarı atardamar, bacak damarı ise toplardamar. Yani karakterleri değişik. Bacak damarı kirli kanı taşıyan, damar yapısı başka türlü olan bir damar. Bu damarın bulunduğu yerden tamamen başka bir yere, üstelik toplardamarken atardamar sistemine bağlanıyor olmasının tıkanma sebeplerinin başında geldiği düşünülüyor. Yani içinden basıncı, oksijeni düşük bir kanı toplasın diye varolan bir damarı, siz tutup da yüksek basınç altında, kırmızı kan, oksijenli kan taşıyan bir hale getiriyorsunuz. Yine insanın kendi damarı ama doğal yeri orası değil. Kısacası by-pass yaptığımız damarlarda toplardamarlar atardamarlara oranla daha dezavantajlı. Bu yüzden göğüs damarı bir numaralı tercih edilen damar oldu. Ve hemen bütün cerrahlar, her hastada, eğer kullanmakta bir sakınca yoksa, yani o damar da hasta değilse, meme damarını kullanır oldular.

KOLAY KOLAY TIKANMIYOR

* Peki hocam memeden ne kadar damar alınabiliyor?
Meme damarı zaten yerinde... Onun sadece ucunu kalbin tıkalı olan damarıyla birleştiriyorsunuz... Yani yerinden çıkartmıyorsunuz. Oysa bacak damarını olduğu gibi alıp, yerini değiştirip kalbe yerleştiriyorsunuz. Sol göğüs damarı ise zaten kalbe yakın gidiyor. Göğüs boşluğundan damarın yolunu değiştirip, uğraşmadan kalbin üzerine koyuyorsunuz. Sağ göğüs damarı da kullanıldı. Ama sol kadar geniş kullanım alanı bulmadı. Bunun sebebi de yerinin kalbe daha uzak olması... Bir de eskiden kullanılıp da iyi olmadığı düşünülen, bizim ‘radial arter’ dediğimiz bilekteki atardamar da kullanılmaya başlandı tekrar. Bu damar da atardamar olduğu için, onun da bacak damarlarına oranla daha iyi sonuç verebileceği düşünüldü. Ama alındıktan sonra kolda sıkıntılar meydana getirebiliyor.

* Ne gibi sıkıntılar?
Bir kere bilekteki atardamarı alıyorsunuz. Bilek sürekli hareket halinde. Estetik açıdan da, hareket açısından da sorun olabiliyor.

* Yani kasılma mı oluyor? Rahat hareket ettirilemiyor mu kol?
Evet.

* Aynı sorun damar bacaktan alındıysa, bacakta da oluyor mu?
Olabiliyor. Ama o çok mühim değil... Bacakta aynı işi gören başka damarlar var. Kol damarlarında el kesmeye kadar giden sorunlar olabiliyor. Çünkü o atardamarı alınca yanlardaki küçük damarlar o işi göremeyebiliyor. İşte bunları kontrol eden testler var. Ancak bunları yaptıktan sonra damar alınıyor. Ayrıca koldan alınan atardamarın meme damarı kadar iyi sonuç vermediği de yapılan by-pass ameliyatları sonucu anlaşıldı. Ama bugün yine de tercih edilen damarlar arasındadır.

*NaZ*
28.12.2006, 19:18
Kimler by-pass olmak zorunda?

Doç. Dr. Besim Yiğiter, “Diyelim ki koroner damarları tıkalı 100 hasta var. Tedavi kararını verecek kardiyologsa, hastaların 70’i için ‘stent şart’ diyecektir. Eğer cerrahsa, 70’ine de by-pass yapılması gerektiğini söyleyecektir” diyor
Diyelim damarlarınız alarm veriyor. Çözümü var, hem de bir değil, birkaç çözüm. En kolay çözüm ilaç tedavisi, ancak bu daralmanın sınırlı olduğu vakalar için geçerli... Yani erken tanı şart. Peki damar ‘ha tıkandım, ha tıkanacağım’ diye sinyal veriyorsa? Böyle durumlarda anjiyo ile tetkik gerekebiliyor. Sonrasında ise balon ya stentle damardaki tıkanıklık açılmaya çalışılıyor. Ama bu tedavi yöntemlerinin de yetersiz kaldığı durumlar oluyor. Anadolu Sağlık Merkezi Kalp Sağlığı Bölüm Başkanı Doç. Dr. Besim Yiğiter, “İşte o zaman by-pass şart” diyor.

DARLIK YÜZDE 60-70’E ULAŞTIYSA BY-PASS ŞART

* Hocam hangi tıkanıklıklarda by-pass gerekiyor?
Bir kere bu damarların yeri, sayısı, yüzde olarak tıkanma oranı önemli. Mesela damarda yüzde 30 oranında bir darlık varsa, by-pass yapılmıyor. Çünkü o darlıktan geçen kan, kalbin ihtiyacına yetebiliyor. Ancak tıkanıklık derecesi arttıkça, geçen kan miktarı azalıyor ve belli bir orandan sonra kalbin sağlıklı bir şekilde çalışması için yetmez oluyor. Yüzde 60-70 gibi bir tıkanıklıktan sonra sıkıntı başlıyor. Böyle bir durumda bu damara müdahale etmek gerekiyor. Yani by-pass kararı verirken üzerinde durulması gereken birinci konu damara müdahale edelim mi, etmeyelim mi? Burada damarın ne oranda dar olduğu önemli. İkinci konu ise darlığın yeri ve hangi damarı tuttuğu. Koroner damarın ucuna, sonuna doğru yaklaştıkça darlığın, tıkanıklığın önemi azalıyor. Ama tıkanıklık başta olursa daha ciddi problemler yaratabileceğinden by-pass gerekebiliyor.

* Tam olarak anlayamadım. Damar nasıl başta olursa hocam?
Damar kalpten çıkıyor ve dallara ayrılarak ilerliyor. İlerlerken de inceliyor... Sonunda, öyle bir inceliyor ki kayboluyor. İşte damarın başı demek dallandığı, çıktığı, kalın olduğu yer demek... Darlık başta olursa, damarın bulunduğu yeri suyun başı diye tabir edersek, sorun da daha ciddi, daha önemli oluyor. O zaman müdahale şart oluyor. Tam tersi ciddi bir darlık var ama damarın sonuna yakın. Böyle durumlarda herhangi bir müdahale gereği olmayabiliyor. Özetle koroner damarlara müdahale kararı, damardaki darlığın derecesine, bulunduğu yere, damar cinsine ve sayısına göre alınır. Bazen darlık bir damarda vardır, by-pass yapılma gereği olmayabilir. Ama iki-üç damarda tıkanıklık varsa ameliyat gerekebilir. Bir başka konu da müdahale gerektiren damarların hangi yöntemle açılacağıdır. Teknik olarak hastalar önce kardiyolog tarafından stent uygulaması teklifi alırlar.

* Yani hastanın by-pass olması gerekse bile mi?
Aslında ilaç, balon ve stent tedavisinden fayda görmeyen ya da göremeyecek hastalara by-pass önerilir... Öncelikle balon ve stent imkanı varsa, onlarla tedavi denenir. Ama teknik olarak veya tıkanıklığın gelişme biçimi balon ve stent koyulamayacak durumdaysa hasta ameliyata sevk edilir. Bu da gayet basit. Kardiyolog anjiyografi sonucuna bakıyor, ‘Senin damarlarında daralma var. Biz bunu stentle açabiliriz. Bu mümkün, tavsiyemiz de bu’ diyor. Veya ‘Senin damarlarındaki hastalık çok yaygın, hastalığın karakteri gösteriyor ki, bu tıkanıklığı bizim bugünkü teknolojiyle, balonla açmamız mümkün değil. Senin için ameliyat şart’ diyor. Düzen böyle çalışıyor, çalışmalı. Ama hastanın ilk müracaat ettiği hekim kardiyolog. Kardiyolog değişik yöntemlerle koroner rahatsızlığın şeklini teşhis ediyor. Dolayısıyla hastalığı ilk inceleyen ve yönteme karar veren kardiyolog oluyor. Ve stent işi de kardiyoloğun işi olduğu için, öncelikle ve biraz da taraflı olarak kendi işini, yani stenti öneriyor. Ancak kardiyolog izin verirse, hastayı cerrahın görmesinin yolunu açarsa, hastanın by-pass’a uygun olup olmadığı konusunda fikir verebiliyor cerrahlar.

* Doğrusu ne olmalı?
Diyelim ki, 100 koroner damar hastalığı olan ve durumları da ciddi olduğu için bir müdahale gereği olan bir hasta topluluğu var elimizde. Bu hastaları ilk gören kardiyologlar olduğu için, hastaların yüzde 70’i stent teklifi alıp, yüzde 30’u cerrahiye yönlendiriliyor.

Kardiyologların da cerrahların da hastaya aynı şeyi söylemesi lazım

* Hastaları önce cerrah görürse ne oluyor?
Eğer 100 hastayı kardiyolog değil de, cerrah görmüş olsa, oran tersine dönüyor. Yüzde 70’ine cerrahi yöntemi teklif ediyor, yüzde 30’unu stente yönlendiriyor. Burada şöyle bir durum ortaya çıkıyor. Aynı hasta grubu değişik tıbbi disiplinlere müracaat ettiği zaman tamamen değişik bir tablo ortaya çıkıyor. Yani aynı hastaya kardiyolog kendi yöntemiyle, cerrah da kendi yöntemiyle müdahale etme yolunu doğru buluyor. Oysa pozitif bilimi uygulayan profesyonel kadroların hemen aynı şeyi söylemesi gerekirken, bundan uzak bir durumun ortaya çıktığı görülüyor.

* Eyvah, olan hastaya olacak... Ama tabii cerrahlara bırakırsanız hemen kesip biçerler.
Bu bütün dünyada da böyledir, Türkiye’de de böyledir. O yüzden hastaların kardiyolog ve cerrahlardan oluşmuş, bizim ‘Tıbbi Konsey’ dediğimiz kurullar tarafından birlikte ve tartışılarak değerlendirilmesi, bu kararın daha doğru verilmesini sağlayacaktır.

Duyuru: ASM kalp ameliyatlarında fiyat farkı almıyor
Anadolu Sağlık Merkezi Kalp Sağlığı Bölümü, artık sadece kardiyolojik işlemlerde (anjiyo, balon, stent ve elektrofizyoloji) değil, kalp ameliyatlarında da (by-pass, kalp kapağı ameliyatları) fark almıyor. Üstelik bu uygulama, SSK hastalarından sonra şimdi Emekli Sandığı ve Bağ-Kur mensupları için de geçerli...

*NaZ*
28.12.2006, 19:19
45-50 yaşındaki biri de gidip halı sahada maç yapmasın, tehlikeli!

Futbol 40 yaşından sonra yapılacak bir spor değil. Kişi sağlıklıysa, kalbinde problem yoksa, halı saha maçında ölmez. Ama futbol öyle bir spor ki, şuur altında kişiyi kendini en iyi futbolcu gibi görüp, en tehlikeli hareketleri yapmaya itebiliyor
Böyle bir durumda o güne kadar fark edilmemiş, hiçbir belirti vermemiş, normal teşhis yollarıyla da kalp hastalığı yakalanamamış kişilerde çok ciddi sorunlar ortaya çıkabiliyor. İşte ‘Halı saha maçında kalp krizi geçirdi, öldü’ denilenler onlar...

Hocam Türkiye’de çok yaygın şekilde halı saha maçları yapılıyor. Ve duyuyoruz, daha önce bin kere maç yapmış adam, kalp krizi geçirip birden ölüyor. Öyleyse spora nasıl başlamak lazım?

Bir kere sporun yaşa göre yapılması gerekiyor. Ama farkında olmadan, yaşından hiç de beklenmeyen, ‘Bu kadar genç yaşta da kalp hastalığı olmaz ki!’ dedirten, o kadar çok genç insanda gizli kalp hastalığı olabiliyor ki!

* Gizli kalp hastalığı nasıl oluyor?
Kişi hasta olmasına rağmen bunu bilmiyor. Çünkü hiç şikayeti olmuyor. Şikayeti olmadığı gibi, bu durumun rutin check-up’larda da görülemediği, atlandığı olabiliyor. Daha önce de konuştuğumuz gibi...

* Evet, Vestel Manisalı futbolcu Meduna’yı anlatmıştınız. Çocuk profesyonel futbolcu üstelik. Ama sezon öncesi yapılan check-up’ta kalp hastası olduğu anlaşılamıyor. Az kalsın Galatasaray maçında ölüyordu... Burada bir hatırlatma daha yapabilir miyiz? Nasıl oluyor da check-up’ta atlanabiliyor?
Check-up dediğimiz bildik, basit kalp EKG’si... Oysa kalp elektrosunda her zaman yüzde 30-40 yanılma payı olabilir. Yani hastalık atlanabilir. Bir ileri tetkik eforlu elektrodur. Ama onda da yüzde 15’lik bir yanılma payı vardır. Yani kalp hastalığı bu iki tetkikte de atlanabilir. Eğer kardiyoloğun hâlâ şüpheleri varsa, son lafı anjiyografi söyler. Burada yanılma payı hemen hemen hiç yoktur...

* O zaman halı sahada futbol oynayanların da kendilerine dikkat etmesi gerekiyor...
Tabii. Halı sahı maçlarında kalpten genç insanlar öldüğü gibi, futbol için uygun olmayan yaştaki kişiler için de bu spor tehlikeli olabilir. Mesela 45-50 yaşına gelmiş insanlar için...

* Bizim gazetede bu yaşlara gelip de halı saha maçı yapan çok insan var...
Tehlikeli... Futbol 40 yaşından sonra yapılacak bir spor değil. Kişi sağlıklıysa, kalbinde problem yoksa, kalpten ölmez tabii... Ama geç yaşta yapılacak bir spor değildir futbol. Bunu hastalarımıza söylediğimizde bazıları kendini zorlamadığını, bir keyif olarak, kendini strese sokmadan, rolantide oynadığını iddia edebiliyor. Ama futbol öyle bir spor ki, şuur altında kişiyi kendini en iyi futbolcu gibi görüp, frenlemeden en tehlikeli hareketleri yapmaya itebiliyor. Böyle bir durumda, ciddi, fark edilmemiş, belirti vermemiş, normal teşhis yollarıyla da yakalanamamış hasta grubuna giren kişilerde çok ciddi sorunlar çıkabiliyor. İşte halı saha maçlarında görülen kalp krizleri de böyle oluyor. Ayrıca çoğu kişi böyle bir spora başlarken normal, rutin tetkikleri de yaptırmamış oluyor. Oysa hangi tür spor olursa olsun, futbol olabilir, tenis olabilir, hatta kondüsyon çalışması olabilir, belli yaşın üzerindeki kişiler spora başlamadan önce mutlak surette sağlık kontrolünden geçmelidir.

* Rutin sağlık kontrolünde neler olmalı peki?
Bir kere fizik muayene için bir hekime müracaat edilmeli. Mümkünse bir kardiyoloğa, yoksa iyi bir dahiliyeciye... Hekim kişinin hikâyesini dinleyecek, tansiyonunu ölçecek, kalp elektrosunu çekecek, kan değerlerine bakacak. Kolesterol, trigliserit, şeker gibi... Ancak bütün bunlardan sonra kişinin futbol oynamasının uygun olup olmadığına karar verilmelidir. Doğrusu budur.

Futbol oynarken kalp 3-4 kat daha fazla kan pompalar

* Futbol kalbi yorar mı?
Vücudu da yoruyor, kalbi de yoruyor. Ama futbolda sorun sadece bu değil. Sağlıklı bir kişide iskelet ve adale sistemiyle ilgili problem ortaya çıkabilir. Çarpmayla, düşmeyle kırıklar oluşabilir. Tansiyon yükselebilir...

* Bir arkadaşım var, 50 yaşında. ‘Kalbim yorulur’ deyip, hiç spor yapmıyor. Hatta merdiven bile çıkmıyor... Bu doğru mu peki?
Hayır. Sağlıklı bir insanın spor yapması demek, kalbini yorması demek değil. Aksine hareketli bir hayatın, yaşa uygun sporun genel sağlık açısından kalbe de yararı var.

* Ne tür sporlar peki?
Spor yaşa ve kişiye göre değişir. 30 yaşındaki insan koşar. 40 yaşındaki tempolu yürür...

* Peki yüzme?
Tabii. Her yaşın yapabileceği en uygun spor.

* Ama halı sahada maç değil...
Değil... Futbol olsun, basketbol olsun, bunlar çok kısa sürede, çok efor isteyen sporlar... 45-50 yaşındaki biri de gidip halı sahaya futbol oynamasın. Ama 22 yaşındaki bir çocuğa da, ‘Sen futbol oynama, bırak, kalbini hasta eder, yorar’ denilemez... Hareketsiz, hantal, devamlı oturarak yaşayan insanlar kalp hastalığı açısından risk altında. Bilhassa ailevi faktör de varsa, kişinin diyetin dışında, kilo almamaya, kilosunu belli bir düzeyde tutmaya çalışması gerek. Bunun için de spor yapmalı. Bu da kişiye göre, yaşa göre değişir. Ama herkese verilecek en iyi mesaj mümkün olduğu kadar yürüyüştür.

* Ne kadar yürünmeli?
Günde bir saat yürünmeli. Ama 80 yaşındaki adam da okur bunu, 1 saat yürümeye kalkar. Oysa o yaştaki bir insanda başka hastalıklar olabilir. Bu yüzden onun bir doktor kontrolünden sonra ne kadar ve hangi tempoda yürüyeceğine karar verilmeli.

* Kalbin istirahat halindeyken vücuda 60-80 kez kan pompaladığı söyleniyor. Peki hareket halindeyken, mesela futbol oynarken ne kadar kan pompalıyor?
İstirahat halindeyken kalbin tüm vücuda pompaladığı kan miktarı aşağı yukarı 5-6 litre.

* Vücudumuzda toplam ne kadar kan var?
5-6 litre... Kalp vücudun bütün bu kanını bir dakikada devredebiliyor. Ama kişi efor sarfederse bu miktar değişiyor. Eforun da çeşidi var tabii... Yürümek, koşmak, basketbol oynamak, futbol oynamak... Eforun derecesi arttıkça vücudun genel olarak harcadığı enerjiyi karşılayalabilmesi için kalbin daha fazla kan pompalaması gerekiyor. O zaman bu kan ihtiyacı 3-4 misline kadar çıkabiliyor. Yani kalp dakikada 5-6 litre kan pompalarken, bu miktarın 15-20 litreye çıkması gerekebiliyor. İşte o zaman koroner damarlarda sorun varsa, şikayetler başlıyor. İstirahat halinde kalbe gelen kan kalp adalelerini çalıştırmaya yetiyorken, kalp 3-4 misli daha fazla kuvvetle çalışınca, bu kan kalp adalelerini çalıştırmaya yetmez oluyor. O zaman hastalık belirtileri ortaya çıkıyor. En tipik belirti de göğüste, sol kola yayılan ağrı... Bu ağrı kalp damarlarında bir daralma var demek. Ama kalp hiçbir belirti vermeyebiliyor da. İşte en tehlikelisi, futbol maçı sırasında öldüreni de bu...

Osman Yağmurdereli kanseri nasıl yendi?
Ne zaman televizyonda rastlasak onu hep gülerken görürüz. Osman Yağmurdereli’nin kanserden kurtulmasının ardında yatan nedenlerden biri de bu zaten. Pankreasında kitle tespit edilen Yağmurdereli, haberi doktorundan öğrendiğinde ‘Kader’ demiş ve uzun süredir görüşmediği ablası ve eniştesini arayıp hastaneye çağırmış. Peki sonrası? Sonrası ve çok daha fazlası Türkiye’nin en çok okunan haber dergisi Haftalık’ta. “Kanseri nasıl yendiler?” yazısında...

*NaZ*
28.12.2006, 19:22
Damar açmada balon yöntemi çözüm değil!

Kalbinizin derdini en iyi anjiyo anlar. Ve eğer ki damarlarınızda tıkanıklık varsa, kesin olarak ortaya koyar. Sıra çözüme gelir... Damarları açmak için yakın bir geçmişe kadar sık uygulanan balon tekniği, artık çözüm değil!
Dünden kısa bir hatırlatma ile başlamak istiyorum bugünkü yazıya. Anadolu Sağlık Merkezi Kalp Sağlığı Bölümü Başkanı, Kalp Damar ve Göğüs Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Besim Yiğiter, “Kalp elektrosunda her zaman yüzde 30-40 bir yanılma payı olabilir. Bir ileri tetkik eforlu elektrodur. Ama onda da yüzde 15’lik bir yanılma payı vardır. Yani kalp hastalığı iki tetkikte de atlanabilir. Son lafı anjiyografi söyler. Yanılma payı hemen hemen hiç yoktur” demişti. Doç. Yiğiter’le kaldığımız yerden devam ediyoruz.

ANJİYODA TEHLİKE VAR MI?

* Hocam anjiyografi nedir? Nasıl yapılır?
Kasık damarından katater dediğimiz, çok ince, içi boş bir tel sokuluyor ve kalbe doğru yönlendiriliyor. Bu arada skopi adı verilen röntgen cihazlarıyla kataterin izlediği yol görülebiliyor. Kardiyolog, skopi yardımıyla katateri kalbi besleyen koroner damarların çıkış ağzına kadar ilerletiyor, sonra kalbin içine giriyor ve tam bu anda ilaçlı bir madde enjekte ediyor. Normalde koroner damarlar görülmez. Ama enjekte edilen bu madde röntgende görülebilen bir madde ve damarın silüetini tıpkı bir ip gibi görünür hale getiriyor. Bu arada damar üç-dört açıdan birden görüntüleniyor. ‘Gölgede kalan bir darlık atlanabilir’ gibi şüpheleri ortadan kaldırmak için... Ve böylece damarlardaki küçücük bir daralma, tıkanma, düzensizlik ya da plak dediğimiz hastalık belirtisi olan bulgular tespit edilebiliyor.

* Anjiyonun tehlikesi var mı peki? Çünkü duyuyoruz, ‘Hasta anjiyo sırasında öldü’ deniyor. Bu doğru mu?
Anjiyonun tehlikesi hemen hemen yok gibi. Tabii ilk zamanlarda teknoloji bu kadar iyi değildi. Bu işi yapan kişiler bu kadar ehil değildi. Bazı komplikasyonlar oluyordu. Ama bugün hemen hemen anjiyonun hiç tehlikesi yok diye düşünmek lazım. Aslına bakarsanız, bazen küçücük bir enjeksiyonun bile tehlikesi var. Bir ağrı kesici iğne yaparsınız. Kimsenin aklına bir şey olacağı gelmez. Ama alerjik reaksiyon olur veya iğne gider bir sinire rastlar, felce bile yol açabilir. Diyeceğim, anjiyo için de tamamen tehlikesiz, hiçbir şey olmaz demek mümkün değil. Ama ‘Anjiyo tehlikeli’ gibi bir düşünceyi akla getirecek bir durum da yok ortada.

* Hiç mi tehlike yok?
Tabii ki var. Anjiyo sırasında bazı komplikasyonlar olabilir. Katater dediğimiz tel, kalbin bir tarafını uyarabilir. Koroner damarın içinden geçerken, tıkanıklık nedeniyle damarı zorlayabilir. Veya kalbin içine enjekte edilen ilaçlı madde kısa bir süre kalbi kansız bırakıp bazı reaksiyonlara sebebiyet verebilir. Ama bunlar son derece nadir reaksiyonlardır. Ve çözümleri de vardır. En kötü ihtimalle anjiyo sırasında kalp durması bile olsa, elektrik şokuyla, yani hastayı yeniden canlandırma girişimiyle problem çözülebilir. Nasıl arabaya binip kaza yapma ihtimalini düşünmeden bir yere gidiyorsak, anjiyo için de olabilecek tehlikeleri düşünmeden karar vermeliyiz. Risk ancak bu kadardır.

EN İYİSİ KASIKTAN GİRMEK

* Peki anjiyoda hep kasık damarlarından mı girilir?
Anjiyo icat edildiğinde ilk giriş yeri kol damarıydı. Damar cerrahi olarak açılır ve katater öyle sürülürdü. Ama teknoloji gelişti. Artık cerrahi girişim yapmadan, sadece cilt altından, enjektörle girilen bir yöntem bulundu. Bu da en kolay şekliyle kasık damarından uygulanıyor. Artık sadece çok mecbur kalındığında, kasık damarlarının tıkalı olduğu hallerde kol damarları kullanılıyor.

* Çok sigara içenlerde kasık damarları tıkalı olabiliyor, değil mi?
Genellikle... O zaman kolu kullanmak mümkün. Ama bugün hemen hemen rutin olarak kasık damarı kullanılıyor.

* Peki neden kasık damarı?
Çünkü çok geniş... Aort damarı kalpten çıktığında çok kalındır. Sonra iki kalın damar olarak ayrılır vücutta. Aşağılara inerken daralır. İşte kasıktaki damar hem yüzeyde, yani bulması kolay ve hastanın nabzını almak mümkün hem de kalın.

* Ne kadar kalın?
Serçe parmağı kadar. Yani 1 cm. civarı... Üstelik çeperi de kalın. Bir de kasık damarı çok kıvrım yapmadan, çok düz bir yol izleyerek kalbe gidiyor. Oysa koldan anjiyografi yapıldığında kataterin çok viraj dönmesi gerekiyor. Katateri ilerletmek zorlaşıyor. O yüzden de kasık damarı daha iyi...

* Peki anjiyoda, hastanın birkaç damarı tıkalı çıktı diyelim. Sonra ne yapılıyor? Hemen stent mi takılıyor?
Stentten önce bir başka girişim var; balonla açma... Stent daha bulunmadan, icat edilmeden önce akıllı bir kardiyolog diyor ki, “Anjiyoda tıkalı olduğunu gördüğüm koroner damarlara öyle bir şey yapayım ki açılsınlar. İşte görüyorum, damarın içinde belirgin bir daralma var. Bu damardan daha ince bir telle içeri girsem, oraya kadar bu teli soksam, o telin ucunda da bir balon olsa, o balon sönükken damarın dar olan kısmına yerleştirsem... Sonra öyle bir sistem olsa ki, o balonu vücudun dışından şişirsem... Balon tam o darlığın içindeyken şişse, böylece darlığı geri itse, orada bir boşluk yaratsa, damarı genişletse... Sonra da balonu söndürsem, geri çeksem.” Bu fikri ilk kez İsviçreli kardiyolog Grüntzig ortaya attı ve teknolojinin de yardımıyla hayata geçirdi. Tabii tıp sanayii hemen bunun üzerine çullandı. Balonların kullanımı daha efektif hale getirildi. Uzun süre koroner damarlar, ‘koroner damarların balon anjiyoplastisi’ denilen bu yöntemle açıldı.

BALON KABA GÜÇLE İŞ YAPIYOR

* Artık bu yöntem kullanılmıyor mu?
Çok nadir. Çünkü bazı sıkıntılar ortaya çıktı. Bu yöntemin damarlardaki problemi tam çözemediği anlaşıldı. Çünkü koroner damarlarda oluşan ‘aterosklerotik plak’ dediğimiz o damarı daraltan patolojik durum, nihayetinde orada bir doku. Bu balonun yaptığı ise o dokuyu fiziksel olarak kaba bir güçle duvara doğru itmek. Bir an için damar açıldı gibi gözüküyor ama aslında hastalık, yani plak orada duruyor. Bir de doku itildiği, yaralandığı, berelendiği için daha agresif hale geliyor. Dolayısıyla balon yöntemiyle damarın etkili bir şekilde açıldığı görüldüğü halde, bir müddet sonra, hem de çok kısa bir süre sonra, tekrar daraldığı, bazen ikinci bir müdahaleye meydan veremeden hastanın dramatik şekilde hayatını kaybettiği görüldü. O zaman şöyle düşünüldü: Bu balonla istediğimiz sonucu alamadık, acaba damarın tekrar daralmaması için ne yapmalıyız? Balonla damarı bir güzel açtık. Hep öyle kalsa keşke. Ama kalamıyor. Ne yapmak lazım? İşte o zaman stent icat edildi.

***
Grip aşısı kalp krizi riskini yarıya indiriyor

Kış yaklaşırken, grip aşısı olanların sayısı da artıyor. Artık eczanelerden bile kolayca erişilebilen aşının sadece grip gibi basit bir hastalığa karşı değil, kalp krizi gibi ciddi bir hastalığa karşı koruduğu da ortaya çıktı. Polonya’da yapılan ve Chicago’da düzenlenen Amerikan Kalp Vakfı konferansında sunulan araştırmaya göre, grip aşısı olmak koroner kalp hastalarının kalp krizi veya kalbe bağlı diğer hastalıklar nedeniyle hayatlarını kaybetme riskini yarı yarıya düşürüyor. Türkiye’de yaklaşık 1.6 milyon koroner kalp hastası olduğu ve her yıl 130 bin insanın kalp ve damar hastalıklarından yaşamını yitirdiği göz önüne alınırsa, bu haber daha da önemli hale geliyor.

Polonyalı bilim adamlarının araştırmasında 658 koroner kalp hastası iki gruba ayrıldı. 325 hastaya grip aşısı yapılırken, 333 hastaya da “yalancı ilaç” verildi. 296 gün sonunda, aşı olmayan grubun kalp krizi geçirme, beklenmedik şekilde kalbe bağlı diğer hastalıklardan ölme riskinin, aşı olanlara göre 2 kat daha fazla olduğu ortaya çıktı. Araştırmayı yorumlayan Colombia Üniversitesi’nden Kardiyolog Leroy Rabbani, “Grip, kalp hastaları arasında zaten öldürücü bir hastalıktır. Gribe yakalanmayı önleyen aşılar da kalp hastaları için oldukça yararlı olacaktır” dedi.

***
Kalbi daha az atan daha çok yaşıyor

Fransız Ulusal Sağlık ve Tıp Araştırma Enstitüsü (INSERM) tarafından yapılan araştırmaya göre, kalbin daha az atması ömrü uzatıyor. 20 yıl boyunca 4 bin erkek üzerinde yapılan araştırmanın sonuçlarına göre, dinlenmiş bir durumdayken kalbi, gün içinde attığından 7 kez daha az atan orta yaşlı birinin 20 yıl içinde hayatını kaybetme riski yüzde 20 azalıyor. Nabzı 7 kez ve üzeri atanların ise aynı sürede ölme riski yüz 78’e yükseliyor. Doktorlar, herkesin kendi kalp atışlarını ölçebileceğini belirterek, bunun en iyi yönteminin, 5 dakika dinlendikten sonra 1 dakika boyunca nabzı ölçmek şeklinde olacağını belirtiyor. Ortalama bir insanın nabzının dinlenmiş halde 60-80 kere attığı hesaplandı.

*NaZ*
28.12.2006, 19:22
Doktorun istediği testleri yaptırın hayatınızı kurtarın

Doç. Dr. Besim Yiğiter, “Kalp elektrosunda her zaman yüzde 30 ila 40 arasında yanılma payı olabilir. Bir ileri tetkik eforlu elektrodur. Ama onda da yüzde 15’lik bir yanılma payı vardır. Son lafı her zaman anjiyo söyler” diyor
40 yaş, yolun yarısını geçmek demek... Yolun yarısından sonrası ise sağlık açısından viraj, bazen de şarampolle dolu. Prostattan kansere, solunum yolları hastalıklarından karaciğere, artık yorulan vücut sinyallerini yollamaya başlar. Siz kırlaşan saçlara, göz altı kırışıklıklarına yoğunlaşırken, görünmez sorunlar içinizde birikmeye başlar. Göremezsiniz belki, ama hissedersiniz. Hoş, çoğumuz hissetmemeyi tercih ederiz. Sanki hissetmeyince sorun ortadan kalkacakmışçasına... Oysa ortadan kalkmaz, tam tersine kronikleşir, sizi süründürür, sonra da devirir. Bazen size zaman tanır, bazense acımasız olur, ilk uğradığında en iyi ihtimal hastaneye, kötü ihtimal mezara taşır. Ve ne yazık ki söz konusu kalp ve damar sorunlarıysa, bu kötü ihtimal, ihtimalin ötesindedir. 40 yaşını aşmış her 10 kişiden dördünün ölüm sebebidir.

Bu durumda vücudun verdiği sinyalleri hissetmeyi beklemek bile hata, zira hissettiğinizde her zaman çok geç olacak. Yapmanız gereken sadece iyi bir kardiyolağa gitmek. Diyelim ki kentte yaşamıyorsunuz, öyleyse iyi bir dahiliyeciye başvurmanız da yeterli. Doktorların yapacağı ilk iş sizin risk haritanızı belirlemek. Ailede kalp sorunu olup olmadığı zaten sohbette ortaya çıkar. Var mı? Öyleyse biraz daha işiniz var! Sırada sigara tiryakiliği ve kilolar var. Sigara tiryakisiyseniz, etten vazgeçemiyorsanız, kemerinize ek delik açtırdıysanız, doktorun da sizinle işi var! Önce kan testleri... Testler yalan söylemez, bazen de acı söyler. Trigliserit, kolesterol, yani kandaki yağ oranlarınız ve bir de kan şekeriniz yüksekse, damarlarınızın başı dertte olabilir. Zira tüm bu veriler yüksekse, damar sertliğine, dolayısıyla da kalp krizine yol açabilir.

Bir kalp elektrosu şart oldu artık. Çektirdiniz, sorun yok. Yok öyle, hemen derin nefes almak... Anadolu Sağlık Merkezi Kalp Sağlığı Koordinatörü, Kalp Damar ve Göğüs Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Besim Yiğiter, “EKG’de her zaman yüzde 30 ila 40 arasında yanılma payı olabilir. Bir ileri tetkik eforlu elektrodur. Ama onda da yüzde 15’lik bir yanılma payı vardır. Son lafı anjiyografi söyler. Çünkü yanılma payı hemen hemen yoktur” diyor.

Sonuç temizse, artık derin bir nefes alabilirsiniz. Yok eğer damarlar alarm veriyorsa, sizi ciddi bir perhiz ve ilaç tedavisi bekliyor. Hiçbirinin kaçarı yok!

NASIL Kİ CİLDİNİZ YAŞLANIYORSA DAMARLARINIZ DA YAŞLANIYOR

* Hocam kalp krizinden korunmak için hangi yaştan sonra, hangi tetkikleri yaptırmak lazım?
Ailesinde kalp krizi öyküsü olan ya da herhangi bir şekilde kalp sorunu var mı, yok mu anlamak isteyen bir kişi ilk olarak bir kardiyoloğa başvurmalı... Ama Anadolu’daki kasabalarda kardiyolog bulmak zor olabilir. Bir dahiliyeciye de gidilebilir. En azından bir ön tetkik yapılır. Genelde en basit tetkik de elektrodur. Onun dışında risk faktörlerini araştırmak gerekir. Fiziksel muayene ile tansiyonunuzu tespit etmek, kan tahliliyle kan yağlarının yüksek olup olmadığını anlamak, şekerle ilgili dikkat çeken bir bulgu var mı bakmak gerekir. Kalp hastalığına sebebiyet verecek risk faktörleri, gerek labaratuvar bulgusu olarak, gerekse klinik muayeneyle tespit edildiğinde bir adım atılmış olur. Tabii veriler pozitif çıktı diye kişinin illa kalp hastası olması da gerekmez.

* Kaç yaşından itibaren bu tetkikleri yaptırmamız gerekiyor?
40 yaşından sonra herkesin, yılda bir kez yaptırmasında fayda var.

* Neden 40 yaşından sonra?
Yaş ilerledikçe damarların tabii olarak hastalanması, yıpranması artıyor. Nasıl cildimiz yaşlanıyorsa, damarlarımız ve organlarımız da yaşlanıyor.

FUTBOLCU MEDUNA’NIN KALP HASTASI OLDUĞU NASIL ATLANDI?

* Peki hocam, EKG kalpte sorun olup olmadığını kesin olarak gösterir mi? Bunu şu yüzden soruyorum. Biliyorsunuz, Vestel Manisalı futbolcu Meduna sezon başında chek-up’a giriyor. ‘Sağlam’ raporu veriliyor. Profesyonel futbolcu çocuk. Ama Galatasaray maçında ölüyordu. Futbolu bıraktı. Nasıl olur da, chek-up’ta sorun olduğu atlanır?
Atlanır. Çünkü rutin tetkik olarak ne yapıyorlar? Çok az şey! Check-up dediğiniz şey EKG, yani kalp elektrosu. Elektroda, kalpte bir sorun olduğu çıkmayabilir. Bir de taksirat denen bir şey var. Ne yaparsan yap anlaşılmıyor... Normal elektro hastalığın yüzde 60-70’ini gösteriyor, yüzde 30-40’ını göstermiyor. Sonra efor testi yapıyorsun, efor testi bu görülmeyen kısmı biraz daha küçültüyor. Ama yine efor testinde de kişi hasta olduğu halde yüzde 15-20 oranında normal çıkıyor. Veya tam tersi oluyor, hasta değilken hasta gösteriyor.

* Yani normal elektroda da, eforlu elektroda da yanılgı payı var...
Evet. Bütün bu teşhis metodlarının hepsinde yanılma payı var. Bütün bu testler koroner yetersizliğin bir kısmını gösterir. Çok önemli bir kısım atlanabilir. Dediğim gibi normal bir elektro tipik bir kalp hastalığını, ilerlemiş bir koroner yetersizliğini yüzde 60-70 oranında gösterir. Eğer doktorun şüpheleri varsa, bir ileri tetkik efor testidir. Efor testi teşhisi biraz daha hassaslaştırır. Hastalığı yüzde 85 oranında teşhis edebilir. Ama bir yüzde 15’lik oran var ki, eforlu elektro da teşhis edemez. Tabii bunun tersi de var. Hastalık olmadığı halde, EKG ve eforlu elektroda, varmış gibi şüphe uyandıran bulgular da çıkabilir.

* O zaman ne yapmak lazım?
Bütün bunlar hastalık hakkında tabii ki büyük oranda bilgi verir. Ama sonuç yüzde 100 negatif çıktığı zaman bile, kalp hastalığı yok demek değildir. O zaman teşhisi garantiye almak için yapılacak iş, tecrübeli ekibin şüphelenmesi ve klinik olarak daha ileri tetkikler istemesiyle ortaya çıkabilir. Daha ileri tetkik de koroner anjiyografidir.

Anjiyoda yanılma payı hemen hemen yok

* Kalp hastalıklarının tanısında anjiyo dışında kesin tanı sağlayabilecek yeni bir yöntem var mı?
İğnesiz, ameliyatsız anjiyografi diye de lanse edilen tomografik tetkikler var. Bunlar da koroner damarların durumunu gösteriyor. Ama son lafı söyleyen, en hassas teşhis yöntemi koroner anjiyografidir. Hekim daha basit tetkiklerle, elektroyla, efor testiyle durumu aydınlığa kavuşturamazsa anjiyo tetkiki ister. Ve son lafı anjiyo söyler. Anjiyoda yanılma hemen hemen yoktur.

* Peki ya kireçlenme testinde?
Koroner anjiyografi çok basit ve kolay yapılır hale geldi. Ama yine de kasıktan yapılan bir işlem. Damar yoluyla bir kateter sokuluyor kalbin içine... Bunun daha basit şekli olabilir mi diye teknolojik olarak çok çaba sarfediliyor. Ama şu anda durum bu... Teknik olarak daha ayrıntılı tomografi ve görüntüleme cihazları yapıldı. Bunlar da giderek gelişiyor. Anjiyografi yapmadan, yani kalbin, damarların içine ilaç vermeden ve damardan kateter sokmadan, röntgen filmi çeker gibi, bildiğimiz tomografi işlemi gibi yapılıyor. Böylece herhangi bir cerrahi müdahale olmadan koroner damarların iç yüzü görülebiliyor. Ama bu bilgiler klasik anjiyografinin yerini tutmuyor. Sadece o hastada anjiyografiye gerek var mı, teşhis etmek için kullanılıyor. Ne demiştik, EKG, eforlu elektro bizi teşhise biraz daha yaklaştırır. Dolayısıyla bu tomografiyle damarların kireçlenmesi konusunda biraz daha ayrıntılı bilgiye sahip olunabilir. Ve en azından denir ki, ‘Senin damarlarında kireçlenme var.’ Ama ayrıntılı teşhis koymak için, ameliyat yapılacak mı diye karar vermek için ya da ameliyatın planlamasını yapmak için anjiyo şart.

*NaZ*
22.01.2007, 13:20
Kadınların da kalbi tekin değil!

40 yaş üstü erkekler, kalp krizinin en sevdiği tipler. Ama kalp sadece erkekleri vurmaz. Kadınların da kalpten korkması lazım. Özellikle de menopozdan sonra. Zira risk katlanıyor...
Kalp krizinden en çok kimler korkmalı? Kadınlar mı, erkekler mi? Anadolu Sağlık Merkezi Kalp Sağlığı Koordinatörü, Kalp Damar ve Göğüs Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Besim Yiğiter’in bu soruya verdiği yanıt net: “Eskiden kalp erkek hastalığı diye bilinirdi. Ama öyle değil. Artık kadınlarda da ‘kalp krizi’ çok sık görülüyor. By-pass ameliyatına girenlerin yüzde 55’i erkek, yüzde 45’i kadın. Yani kalp her iki cinsi de tutan bir hastalık.”

İŞ HAYATININ ETKİSİ
* Hocam, kalp erkek hastalığı mı?
Kalp erkek hastalığı diye bilinirdi. Ama son zamanlarda kadınlarda da koroner damar hastalığı, enfarktüs ve kalp krizinin sanılandan daha sık görüldüğü ortaya çıktı. Hatta eskiden by-pass ameliyatına girenlerin yüzde 70-80’ini erkekler, yüzde 20’sini kadınlar oluştururken, şimdi bu oran hemen hemen yarı yarıya geldi. Artık yüzde 55 erkek, yüzde 45 kadın... Demek ki, kalp krizine yakalanma riski hem kadında hem erkekte birbirine yaklaşmaya başladı.

* Kadınlarda menopozdan sonra risk artıyor deniyor. Bu doğru mu?
Kadınlarda kalp krizi riski menopozdan sonra artıyor. Ama ‘Bu risk yaşın etkisiyle mi artıyor, yoksa birtakım hormonal etkiler mi var?’, bunlar henüz izah edilemiyor. Ama bilinen şu ki, kadınlarda son zamanlarda kalp krizi daha çok görülüyor. Neredeyse erkekler kadar... Artık bu bir erkek hastalığı değil, her iki cinsi de tutan bir hastalık. Burada sigara faktörü var tabii... Kadınlar da artık daha çok sigara içiyor. Erkekler kadar onlar da iş hayatının içindeler... Yani stresin etkisi var...

* Erkeklerde kalp en çok hangi yaşlarda görülüyor?
40 yaşın üstünde. Özellikle de ‘55 yaşın üzerinde erkek olmak’ kalp krizi geçirme riskini artıyor.

Yüksek tansiyona dikkat!
* Hocam, dün ‘Kan değerleri konusunda uyulması gereken limitler oldukça aşağıya çekildi. Bizde 200’ün altı normal kabul ediliyor ama total kolesterol 170-180 olmalı’ demiştiniz. Peki ya diğer rakamlar ne olmalı? Mesela tansiyon?
Bu da tartışmalı bir konu. 12, hatta 13’ün üstü için yüksek tansiyon diyebiliriz.

* Peki hangi yaş grubunda tansiyon ne olmalı? ‘Yaşının önüne bir ekle, tansiyonunu hesapla’ teorisi doğru mu? Örneğin, yaş 40. Tansiyon 140, yani 14 gibi...
‘Yaşlanınca tansiyon ne olmalı?’ gibi hesaplar var böyle. Ama bunlar da tartışma konusu. Bence 13’ün üstünde yüksek tansiyon başlıyor. Yükseldikçe de tehlike artıyor... 13.5, 13.6, zaman zaman 14, kabul edilebilir. Ama daha üstü, hayır. Bir de tansiyon öyle stabil bir rakam değil. Vücudun hareketiyle, değişik durumlarıyla dalgalı şekilde gidiyor. Şimdi gidip koşun, tansiyonunuz 16 çıkar. Yani istirahat halindeyken 12’dir. Harekete göre, psikolojik duruma göre devamlı dalgalanma halindedir. 14 olur, 16 olur, her ölçtüğünüzde farklıdır. Bugün ölçtünüz 12, yarın ölçersiniz 11.5 çıkar. Ama o zaman ‘Tamam bu kişinin tansiyonu 11.5’ denemez. Yüksek tansiyon teşhisini koyarken tansiyonu defalarca ölçmek gerekir. Sık sık tansiyonun yüksek çıkması sonucu yüksek tansiyon teşhisi konulabilir.

GÖLGELİ KONULAR
* O zaman tansiyonumuza hangi aralıklarla, ne zaman baktırmalıyız?
Eğer tansiyonunuzu bir ölçümde yüksek bulduysanız takibi gerekir. İlaç tedavisi gerektirip gerektirmediğine bakılmalıdır. Ama her gün ya da haftada bir baktırın gibi iddialı konuşmamak lazım. Bunlar sınırları gölgeli konular... Her konuda kesin laf konuşulmaz.

* Tansiyonun yaşa bağlı olarak yükselmesi mümkündür diyorsunuz ama değil mi?
Tabii... Çünkü yaşa bağlı olarak damarların elastikiyeti azalıyor. Ama yine de büyük tansiyonu 40 yaşın üzerinde 13’ün altında tutmak gerekiyor.

* Peki küçük tansiyon?
O da 8 gibi olmalı.

* İkisi arasındaki fark açılırsa tehlikeli midir?
Genelde yüksek tansiyon ikisinin birden yükselmesiyle olur. Ama büyük ve küçük tansiyonun aynı oranda yükselmediği haller de var. Bazı durumlarda küçüğü daha çok yükselir, daha kontrol altına alınamaz.

* Hangi durumlarda?
Aort kapağı hastalığı var. Küçük tansiyon düşüktür mesela. Ama bu tansiyon hastalığı değildir, başka bir hastalığın tansiyonda verdiği belirtidir.

* Tansiyonu artıran etkenler neler?
Beslenmenin rolü var, kilonun rolü var, sigaranın rolü var... Yüksek tansiyonlu bir hastanın yapacağı işlerden ilki tuzu kesmek, ikincisi de varsa kilosunu düşürmek olmalıdır. Kilo vererek, tansiyonunu kontrol edebilir. Hatta hiç ilaç almadan tansiyonunu indirebilir. Veya ilaçların etkisinin daha iyi olmasını sağlayabilir. Egzersizle de tansiyonu kontrol altına almak ve ilaçların etkisinin daha iyi olmasını sağlamak mümkün. Bunun için de, hiçbir şey yapılamıyorsa günde yarım saat yürümek yeterlidir.

85 yaşına kadar yaşamanın sırları
Amerikalı uzmanlar 40 yıl süren bir araştırmanın sonunda, orta yaşlarda aşırı kilo, sigara, alkol, hatta ‘bekarlık’ ve ‘az okumak’ gibi 9 risk faktöründen uzak durulması halinde 85 yıl yaşamanın işten bile olmadığını ortaya koydu

AMERİKALI bilim adamları, uzun yaşamanın sırları üzerine yapılmış en geniş kapsamlı ve en uzun süreli araştırmalardan birinin sonuçlarını yayımladı. Honolulu’daki Pasifik Sağlık Araştırma Enstitüsü uzmanlarından Dr. Bradley Willcox önderliğinde yapılan çalışma, orta yaşlarda tansiyon, aşırı kilo ve yüksek kan şekeri gibi toplam 9 risk faktöründen uzak duran kişilerin 85 yıl yaşama ihtimalinin hayli yüksek olduğunu ortaya koydu.

HASTALIKSIZ YAŞLANMA
Araştırma, Hawaii adası Oahu’da yaşayan 5 bin 820 Japon asıllı Amerikalı erkek üzerinde yapıldı ve tam 40 yıl sürdü. Araştırmanın başladığı tarihte, gözlem altında tutulacak kişiler ortalama 50 yaşlarındaydı. 40 yıl süreyle hepsine 8’er kez sağlık kontrolü yapıldı. Araştırma konusu olan Japon asıllı Amerikalılar’ın yüzde 58’i, 85 yaşını göremeden öldü. Yüzde 11’lik bölümü ise, ‘sıradışı’ bir şekilde, kanser, felç, diyabet, Parkinson, kalp ya da akciğer hastalıklarının hiçbirine yakalanmadan 85 yaşına ulaştı. Orta yaşta kesinlikle kaçınılması gereken risk faktörlerinin tümünden uzak duranların 85 yıl yaşama ihtimalinin yüzde 70 olduğu anlaşıldı.

RİSKLERDEN 6’SI VARSA...
Öte yandan, orta yaşlarda söz konusu 9 risk faktöründen 6 ya da daha fazlasıyla karşı karşıya kalanların 85 yıl yaşama ihtimali yüzde 22’ye düşüyor. Bu kişilerin hiç hastalık geçirmeden 85 yaşını görme ihtimali ise sadece yüzde 10. Bilim adamları Japon asıllı Amerikalı erkekler üzerinde yapılan bu araştırmanın, diğer etnik kökenlerin mensubu erkek ve kadınlar için de geçerli olduğunu açıkladı.

İŞTE 9 FAKTÖR
Bilim adamlarının, “Orta yaşlarda kesinlikle kaçınılması gerekir” dediği 9 risk faktörü şöyle:

- Aşırı kilolu olmak (Vücut Kitle Endeksi’nin 25’ten fazla olmaması gerekiyor.)

- Kandaki yüksek glikoz oranı (Şeker hastalığına yol açabilir.)

- Yüksek trigliserit, yani kandaki yağ oranı (Kalp hastalıklarına neden olabilir.)

- Yüksek tansiyon

- Bir nesneyi sıkıca kavrayamamak

- Sigara alışkanlığı

- Alkol... Günde 3 bardak ya da daha fazla içmek...

- Lise mezunu olmamak

- Bekar olmak.

*NaZ*
22.01.2007, 13:21
Kalp krizi vurduğunda telefon ve ambulansla zaman kaybetmeyin!

Kalp krizi geçiriyorsunuz. Peki hayatınızı kurtarmak için ne yapmalısınız? İşte. Doç. Dr. Besim Yiğiter’in formülü: Hemen ağzınıza bir Aspirin atıp çiğneyin ve varsa, bir dil altı hapı alın. İkisi de kanı sulandırır ve dolaşımı kolaylaştırır

1
Şimdi tek çareniz zamanında hastaneye yetişmek. Saniyeler bile çok önemli. Bu yüzden sakın telefonla ve ambulansla zaman kaybetmeyin. Kendi imkanlarınızla en yakın sağlık merkezine ulaşmayı deneyin!

İman tahtasının hemen arkasına bir yumruk çöküyor... Müthiş bir sıkıntı ve ağrı duymaya başlıyorsunuz. Böyle bir ağrı yok. Keskin değil ama tarifsiz... Soğuk terler birikiyor alnınızda. Sol ya da sağ koldan başlayıp serçe parmağınıza doğru inen, boynunuza doğru çıkan bir ağrı... Nefesiniz daralıyor...

Maalesef kalp krizi geçiriyorsunuz! Peki hayatınızı kurtarmak için ne yapmalısınız? İşte Anadolu Sağlık Merkezi Kalp Damar ve Göğüs Cerrahisi Uzmanı ve Kalp Sağlığı Koordinatörü Doç. Dr. Besim Yiğiter’in formülü: “Hemen ağzınıza bir Aspirin atıp çiğneyin ve varsa, bir dilaltı hapı alın. İkisi de kanı sulandırır ve kan dolaşımınızı kolaylaştırır. Ama sakın birden fazla dilaltı hapı almayın. Çünkü damarları çok genişletip ‘kan göllenmesi’ne yol açabilir. Bu durum da beyne daha az kan gitmesine sebep olabilir... Şimdi tek çareniz hastaneye zamanında yetişmek. Saniyeler bile çok önemli. Bu yüzden sakın telefonla ve ambulans çağırmakla vakit kaybetmeyin. Hemen kendi imkanlarınızla, yani yakınlarınızın yardımıyla en yakınınızdaki sağlık merkezine ulaşmaya bakın. Zira kalp krizi öldürür. Saniyeler, dakikalar ise hayat kurtarır.”

Saniyeler gerçekten hayat kurtarıyor. İşte rakamlar: Her 100 kalp krizi vakasında eğer hasta hastaneye ulaşmamışsa yüzde 35 ölümle sonuçlanıyor. Hastaneye ulaşanlarda ise bu oran yüzde 5’in altına iniyor.

Peki kalp krizi sırasında başka ne yapmak ya da yapmamak gerek? Cevabı Doç. Yiğiter’de...

BİRDEN FAZLA DİLALTI HAPI ALMAYIN SAKIN

* Hocam kalp krizi anında eğer etrafta doktor ve hastane yoksa ne yapacağız?
Ne yapacağız, dua edeceğiz... Şaka bir yana, eğer enfarktüs trajik bir şekilde ortaya çıkmadıysa, yani şuur kaybı yoksa, uzak da olsa, yakın da olsa muhakkak hastaneye gitmeniz gerekiyor. Yani sizin kendi başınıza evde yapacağınız bir şey yok. Bir defa enfarktüsün teşhis edilmesi lazım. Bu şunun için önemli. Belki o anda kriz kalpte kalıcı bir hasara neden olmaz, ama daha sonraki günlerde sıkıntı olabilir. Onun için enfarktüs geçirmiş kişiler daima yoğun bakımda takip edilir. Belki anjiyo gibi müdahaleler yapılmasına gerek kalmaz. Ama en azından aynı durum olursa müdahale etmek için... İşte bu yüzden ‘Hastaneye uzağız, nasıl olsa atlattı, biz evde takibini yapalım’ demek söz konusu olamaz. İlk günler önemli!

* Peki İlk kez kalp krizi geçiren birine, eğer o anda elimizin altında dilaltı hapı varsa, verebilir miyiz? Bunun bir yararı ya da sakıncası olabilir mi?
Genelde daha önce kalp krizi geçirmiş hastalar yanlarında hep dilaltı hapı taşırlar, onlar krize girdiklerini de anlarlar zaten. Bu durum sürpriz olmaz. Ama ilk kez kriz geçirenler için de dilaltı hapının alınmasının yararı var tabii... Kimi hastalarımızda oluyor. Kalp hastası anne, çocuğunun kalp krizi geçirdiğini anlıyor, ‘Alın benim haplarımdan verin, ferahlasın’ diyor. Tabii eğer böyle ciddi şüpheler varsa, enfarktüs olabilir diye dilaltı hapı verilebilir... Başka bir sebepten dolayı, ‘Eyvah bu hap daha kötü yapar’ diye bir şey yok. Daha önce de belirtiğimiz gibi bir Aspirin’le birlikte dilaltı hapı da verilebilir. Yalnız kalp krizinden kuvvetle şüpheleniliyorsa... Bir de hemen uyarayım, birden fazla dilaltı hapı vermemek lazım.

* Neden hocam?
Bu haplar damar genişlemesi yapıyor, tansiyonu düşürüyor... Birden fazla alındığı takdirde bizim ‘Vazodilatation’ dediğimiz, kan göllenmesine neden olarak, beyne az kan gitmesine yol açabiliyor.

* Yani kalpten kurtarırken, beyinde başka bir hasara yol açabilir...
Evet, dikkat edilmezse... Ayrıca bu hapların hastaya oturur vaziyette verilmesi gerekir. Hastanın ayakta olmaması lazım... Beyne az kan gittiği için şuur kaybına neden olabilir. Onun için dilaltı haplarını mümkünse oturur vaziyette vermek ve birden fazla vermemek lazım.

* Aspirin’i de mi birden fazla vermemek lazım?
Tabii... Bir tek Aspirin’in, 24 saat etkisi var zaten. Hatta iki gün. Yani arkası arkasına vermenin faydası yok.

* Peki kriz anında hasta yakınları ne yapmalı
Gereksiz müdahalelerde bulunmamalılar. Hastayı hemen hastaneye yetiştirmek dışında yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Kalp krizi geçiren bir hastayı oyalamak onun canına kastetmektir... Ama asıl en önemlisi en kısa zamanda hastaneye ulaşmak. Hemen gelebiliyorsa ambulansla ya da en iyisi kendi imkanlarınızla... Çünkü İstanbul gibi büyük kentlerde ambulans trafiğe takılabilir, adresi bulamaz, ya da bunlar olmaz, ama bu sefer de sokak dardır, giremez... Onun için ambulans beklememeli, en yakınınızdaki hastaneye kendi imkanlarınızla ulaşmayı denemelisiniz... Tabii aracı kendiniz kullanmayın.

*NaZ*
22.01.2007, 13:21
Kalp sızısı hayat kurtarır

Kalp krizi anı korku filminden farksızdır “Acı var mı?” derseniz, var... “Panik var mı?” dersiniz, tarifsiz... Zira pek az kriz, anında alıp götürür


Çoğu ise birkaç dakikadan saatlere varan bir kabustur ama nankörlük etmemek gerek, çünkü bu kabus hayatınızın kurtarıcısıdır aynı zamanda... Yeter ki belirtileri anında fark edin ve hiç zaman kaybetmeden bir hastaneye yetişin. Gerisi biraz kader, çoğunlukla doktorların mahareti...

Gelelim bu hayatı kurtaran panik ve korkuyu beraberinde getiren belirtilere... Anadolu Sağlık Merkezi Kalp Damar ve Göğüs Cerrahisi Koordinatörü Doçent Doktor Besim Yiğiter, “Belirtiler çeşit çeşittir yeter ki bir belirti olsun. Zira bazı durumlarda kalp krizi kapıyı çalmadan gelir” diyor ve en çok görülen belirtileri sıralıyor. Yiğiter’e göre kalp krizi belirtileri her bünyede farklı semptomlarla gelebiliyor. Kimi durumda serçe parmağınızda bir sancı, kimi insanda iki parmakta bir ağrı kiminde ise çene ağrısı. İşte size hayat kurtaracak bir öneri... Eğer ki hayatta hiç hissetmediğiniz bir ağrı hissederseniz hiç onu anlamaya kalkmayın. Anlamaya çalışarak kaybedeceğiniz her saniye, bu hayatla bağınızı kopartacaktır.

* Hocam kalp krizi nasıl meydana geliyor? O anda ne oluyor?
Aniden olmuyor, yıllar istiyor... Hatta bazen çocukluktan başlıyor. Damar çeperinde yağ birikimiyle başlıyor. Bazı kişide bir damarı yüzde 30’dan yüzde 70’e kadar daraltması 10 seneyi alabiliyor. İleri derecede, ölümcül derecede hastalık ilerleyebildiği halde kişi bundan hiç haberdar olmayabiliyor. Hatta spor yapıyor. Tehlikeli tarafı da bu zaten. Bazı insanlarda belirti vermediği için farkedilemiyor. Ani ölümler hep duyarsınız. ‘Hiç şikayeti yoktu. Hayatında aspirin bile almadı. Birden öldü’ diye... Bu tehlikeli.

* Yüzde kaçı öyledir hocam?
Benim tahminim ani ölüme sebebiyet veren kalp krizlerinin oranı aşağı yukarı yüzde 10 kadar ani ölümü ortaya çıkabiliyor.

* Peki nasıl belirtiler veriyor?
Tipik belirtileri şunlar: Göğüste ağrıyla başlıyor ve bu ağrı hareketle başlıyor. Yani kişi istirahat halindeyken, kalbinin çok fazla çalışması, vücuda kan pompalaması gerekmiyor, böyle idare ediyor kişi. Yani daralmış damardan geçen kan yetiyor...

ATİPİK BELİRTİLER VAR
* İstirahat halindeyken, kalp dakikada 60-80 kez kan pompalıyor vücuda deniyor...
İstirahatte olan, fazla hareket etmeyen bir kişinin tabii çok fazla enerjiye ihtiyacı olmadığı için, vücudunda bir efor olmadığı için kalbi optimal bir derecede çalışıyor yani çok fazla kan pompalamaya ihtiyacı olmuyor.

* Yani bir sayısı yok mu?
İstirahat halinde bir insanın kalbinin tüm vücuda pompaladığı kan miktarı aşağı yukarı 5-6 litre.

* Vücudumuzda toplam ne kadar kan var?
5-6 litre. Yani tüm vücudun kanını bir dakikada devredebiliyor. Bu istirahat halinde... Ama kişi efor sarfederse... Yani eforun da çeşidi var tabii... Koşmak, yürümek, merdiven çıkmak, basketbol oynamak, ağır yük kaldırarak koşmak... Bu eforun derececisi arttıkça vücudun bütün genel olarak harcadığı enerjiyi karşıyalabilmesi için daha fazla kan gerekiyor. Hem adale gücünü karşılayabilmek için, adalelerin kullandığı enerjiyi karşılayabilmek için kalbin daha fazla kan pompalaması gerekiyor. Bu kan ihtiyacı 3-4 misline çıkabiliyor. Yani kalp dakikada 5-6 litre kan pompalarken, 15-20 litreye kadar dakikada kan pompalaması gerekebilir kalbin. O zaman normalde yaptığı işin, 3-4 misli daha fazla iş yapması gerekiyor kalbin. İşte o zaman istirahat halinde kalbe gelen kan yetiyorken, 3-4 misli daha fazla kuvvetle çalışınca bu defa yetmez oluyor. O zaman belirtiler başlıyor. Yani kalbe, kalbi besleyici damarlardan gelen kan yetmiyorsa bunun tipik belirtisi göğüste ağrıdır. Herkesin bildiği göğüste ağrı, sol kola yayılan tipik ağrı, istirahat edince duru. ‘Angina Pectoris’ diyoruz buna. Anlamı göğüs ağrısı demek. Yani kalbin kansızlık nedeniyle ortaya çıkan ağrısı.

* Bu bir belirti değil mi?
Hem de çok tipik bir belirti. Hemen bir kardiyoloji tetkiki gerekiyor. Ama bu ağrı böyle de olmayabilir. Yani çok atipik şekilleri de olabilir.

* Tipik şekli nedir?
Göğüste bir yanma olur, baskı olur, bir ağırlık olur... Sanki birisi göğsünüze oturmuş, çökmüş gibi... Dediğim gibi yanma şeklinde ya da bildiğimiz baş ağrısı gibi de olabilir. Sanki göğüste bir alev var veya mide yanması gibi... Hatta bazısı mide şikayetleri zannedip oyalanabildiği de oluyor.

* Yani mide yanmasıyla bile karıştırılabilir değil mi? Öyle bir yanma da olabilir?
Olabilir. Hatta çok atipik şekilleri var, mesela ağrı sol kola yayılır denir, sağa da yayılabilir. Sadece bir parmağı, elinin iki parmağı, küçük parmağı ağrayabilir, çenesi ağrıyabilir, dişi ağrıyormuş gibi görünebilir. Onun için diş hekimine gidiyorlar... Halbu ki kalp ağrısı.



Krizin belirtileri
* Göğüs kafesinin orta bölgesinde birkaç dakikadan uzun süren baskı, sıkışma, ağırlık, huzursuzluk, sıkıntı hissi...

* Sanılanın aksine çok can yakmayan, çok şiddetli bir ağrı değil, sıkıntı veren, sinsi, kıstırıcı bir ağrı...

* Omuzlara, boyuna veya kollara yayılan göğüs ağrısı

* Çarpıntı, nefes darlığı

* Baş dönmesi, baygınlık, bayılma, bulantı, soğuk terlemenin eşlik ettiği göğüs kafesi şikayetleri...


*****
Öksürmek kalbe şok etkisi yapar

* Kriz anında başka bir şey olabilir mi?Bunun daha ileri safhası şöyle; damar tamamen tıkanırsa, hiç kan geçemediği için artık hareket etmeye gerek yok, istirahatta bile kalbin çalışması, kasılması için gerekli enerji değil, yaşaması için, canlılığını sürdürebilmesi için dahi kan gidemiyor demektir. O zaman kalbin o bölgesi, artık kaç tane damar tıkandıysa o damarın bölgesi artık canlılığını kaybediyor, ölüyor buna da kalp krizi, kalp enfaktüsü diyoruz.

* Ölen dokunun bir daha canlanması mümkün değil ama, değil mi?
Ölen dokunun tekrar düzelmesi, canlanması mümkün değil. Ama o doku tamamen ölünceye kadar geçen bir süre var. 4-5 saat gibi... Müdahale edilebilirse iyi. O enfaktüsün belli bir bölgede tamamen yerleşmesini önlemek, ölen bölgeyi küçük tutmak gerekiyor.

* Tabii daha uzun süre hayatta kalma şansımız da artıyor herhalde...
Tabii... Kısa süre içinde müdahale etme şartları varsa, müdahale etmenin çok yararı vardır. Hastanın ondan sonraki uzun vadede taksiratını çok etkileyen bir durumdur, eğer kriz anında ölmediyse tabii...

* Hiç kalp ağrısı çekmemiş birinin, birdenbire göğsünde ağrı oluşmaya başladıysa ne yapmalı? Nefes de alamıyor mudur?
Nefes alamama da olabilir tabii, ağrı, baskı da olabilir. Bazen çarpıntıyla da kriz gelebilir. Yapılması gereken şu en küçük bir şüphede yani normalin dışında kendisinde bir tuhaflık hisseden bir kişi bunu hiçbir şekilde ihmal etmemeli, şikayet kalbe benzesin benzemesin derhal bir hastaneye müracaat etsin.

ASPİRİN İYİ GELİYOR

* Ama zaten kalp krizi anında böyle bir şey denemez değil mi, çünkü anneannemden hatırlıyorum. ‘Sofrada fenalaşıyorum’ dedi ve son nefesini verdi...
Ayakta kalp krizi geçirenler var. ‘Midem ağrıyor, canım geçer şimdi. Gazoz içeyim rahatlarım’ diye geçiştiriyor. Sonra, üç-beş gün sonra doktora gittiğinde, ‘Sen kriz geçirmişsin’ diyorlar.

* Kalp krizi anında ne yapmak lazım?
Tabii ki hemen bir hastaneye taşıyacaksınız. Bir aspirin de atabilir ağzına... İstanbul gibi bir yerde ambulans trafiğe takılmıştır, adresi bulamamıştır, gelir sizin sokağa giremez... Onun için ambulans beklenmeli ama o sırada en yakınınızdaki hastaneye kendi imkanlarınızla ulaşmayı denemelisiniz.

* Bir kere zaten kalp krizi riski olan insanların herhalde hastaneye yakın bölgelerde oturması lazım. Değil mi hocam?
Tabii... Eğer hastalığını biliyorsa yararı var. Çünkü dediğimiz gibi ilk dakikalar, o ilk 3 dakika çok önemli. olabilir. Herkesin kalp masajı, suni solunum yapmayı bilmesi lazım. Yapılabilecek bir şey yok. Ama aspirin verilebilir.

* Kaç miligramlık bir aspirin?
Normal, bakkallarda satılan aspirinlerden bir tane verebilirsiniz. Ağzında çiğnesin. Bunun yararı olabilir. Kanı sulandırır.

* 2 saniyede bir şiddetli öksür teorisi hayat kurtarır mı?
Kalp ölümlerinin bir kısmı da ritim bozukluklarından, ya da ani kalp durmasından oluyor. Bu öksürükle sanki kalbe elektro şok yapmışsınız gibi bir faydası olabiliyor. Çünkü öksürükle uyarıyorsunuz kalbi, yani böyle ritim bozukluğundan veya ani kalp durmasından ötürü ölümlerin önü alınabiliyor.

* Yani ne kadar aralıkla öksüreceğiz ya da öksürmeye mi uğraşacağız o sırada?
Tabii. Öksürmenin faydası var. Ama sıklığını söylemek mümkün değil.

* Yani öksürmeye uğraşmanın bir faydası var? Hayat kurtarabilir?
Evet. Kurtarabilir.

* Peki diyelim ki kriz anında yalnızız. Birin gelmesini bekliyoruz... Başka ne yapalım?
Ayaklar yukarı kaldırılmayacak yatar pozisyonda olacak. Ancak tansiyon düşükse ayakları kaldırmanın faydası olur...

* Başının altında bir şey olacak mı?
Çok yüksek olmayan hafif bir yastık konulabilir. Yan yatırmak lazım. Çünkü kusma olabilir ve akciğerlerine kaçırabilir. O yüzden problem daha da komplike hale gelebilir.

*NaZ*
22.01.2007, 13:22
Aşılar bağışıklık sisteminin en büyük destekçisidir
Anadolu Sağlık Merkezi Çocuk Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Anıl Güngör’e göre, Sağlık Bakanlığı’nın aşı yelpazesini biraz daha genişletmesi gerek

Mikroplar için giriş kapısı üst solunum yollarıdır. Hele ki bağışıklık sistemi tam gelişmemiş, beş yaşın altındaki çocuklar bu yolla bulaşan hastalıklara karşı daha korunmasızdır. Üst solunum yolları derken sadece bademcikleri değil, kulaklar ve burnu da düşünmek gerekir ki, bu organlar da 5 yaşına kadar tam olarak gelişmesini tamamlamaz. İşte bu yüzden, çocuklara ek koruma gerekir, yani aşılama!.. Pusuda bekleyen virüs ve bakteriler saymakla bitmez; difteri, boğmaca, su çiçeği, kabakulak, kızamık, tetanos... Ülkemizde devlet desteği ve gözetiminde tüm bu hastalıklara karşı aşılama yapılıyor. Ama Anadolu Sağlık Merkezi Çocuk Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Anıl Güngör’e göre, bu aşılama yelpazesini biraz daha genişletmek gerek. Güngör, “Çocuklara özel bir zatürre aşısı geliştirildi; adı prevenar... Bu aşının mutlaka yapılması gerek. Çünkü bu aşı sayesinde çocuk sadece zatürreden değil, üst solunum yolu enfeksiyonlarının önemli bir kısmından da korunmuş oluyor. Yani bademcik ve geniz eti iltihabı, sinüzit, orta kulak iltihabı gibi pek çok hastalıktan” diyor.

BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ BEŞ YAŞINA KADAR OLUŞUYOR
Bir de uyarı yapıyor Güngör: “Aslında bir genelleme yaptık. Çocukların çoğunluğunda beş yaşında bağışıklık sistemi tamamlanır dedik. Ancak unutmamak gerekir ki, bünyeler farklıdır. Bazı çocuklarda bu süre ilkokul çağına kadar uzayabilir. Bunu en iyi aile doktorunuz bilir. Unutmayın, sağlıkta genellemeler her zaman yanılgı payı taşır.”

ZATÜRRE AŞISI SİNÜZİTE KARŞI DA KORUYOR
* Günlerdir bademcik iltihabını konuşuyoruz. Peki ama çocuklarımızı bu hastalıktan korumak için yapabileceğimiz bir şey yok mu?
Çocukta bağışıklık üç şekilde gelişiyor. Ya aşı oluyorlar, ya hasta oluyorlar, yani mikrobu, virüsü alıp bağışıklık kazanıyorlar, ya da mikrobu virüsü alıp tam olarak hasta olmadan bunlarla boğuşarak, savaşarak kuvvetleniyorlar... Üst solunum yolu enfeksiyonlarına sebep olan virüslere, bakterilere karşı aşılarımız var. Normal aşı şemasında difteri, boğmaca, tetanos, kabakulak, kızamık, su çiçeği var. Bunların hepsi çocuğu virüslere, bakterilere karşı koruyor. Bu mikrop ve virüslere karşı yapılan aşılar üst solunum yolu enfeksiyonlarını da engelliyor. Bunun yanısıra Prevenar (pnömokok) aşısı var.

* Bu çocuklara yönelik zatürre aşısı, değil mi?
Evet. Bu aşı artık Avrupa ve Amerika’da normal aşı şemasında var. Ama bizde, Sağlık Bakanlığı’nın belirlediği normal aşı şemasında yok. Ama katmak lazım. Çünkü bizim çocuklarımız da Amerika’daki, Avrupa’daki çocuklar kadar risk altında.

* Pnömokok aşısı neden koruyor?
Zatürreye yol açan pnömokokun 200’den, 300’den fazla türü var. En ciddi, en sık görülen hastalıkları yapan 7 çeşidi var. Bu aşı bütün pnömokok hastalıklarına karşı korumuyor. Ama bu en ciddi 7 pnömokoka karşı koruyor. Dolayısıyla bu aşıyı yaptırmak zatürreye karşı ek bir fayda sağlar bir. İkincisi, bu aşı sadece zatürreye karşı değil, zatürre mikrobuyla meydana gelen orta kulak iltihabı ve sinüzite karşı da koruyucu. Diğer çocukluk çağı aşıları gibi doğumdan sonra 2’nci, 4’üncü ve 6’ncı aylarda yapılıp, bir yaşından sonra da tekrarlanıyor. Yani bebek 4 kere aşılanıyor. Ve bu aşı çok uzun süre, yıllarca pnönomoni mikrobuna karşı koruyor.

* Menenjite karşı da koruyor mu?
Evet. Ama bütün menenjitlere karşı değil. Çünkü menenjitin pekçok etkini var. Zatürre mikrobu sadece bir tanesi.

AŞILARIN CİDDİ YAN ETKİLERİ VAR MI?
* Bu aşıyı gerçekten öneriyorsunuz değil mi? Çünkü 15 aylık bir yeğenim var. Anne-babası normal aşı şemasının dışına çıkmak istemiyor...
Söylediğim gibi bu aşı Avrupa ve Amerika’da normal aşı şemasına girmiş durumda. Bizde girmemiş olmasının sebebi yeterli duyarlılığı göstermemiş olmamız. Bakanlık olarak, hekim olarak... Bir de bize bu tür uygulamalar hep yavaş, geç gelir. Çünkü bu kadar çocuğu aşılamak belli bir bütçeyi gerektirir. Yavaş yavaş olacak ama... Olmaması için bir sebep yok.

* Peki bu aşının yan etkisi var mı?
Her aşıda olduğu gibi lokal yan etkileri var. Kızarıklık, ağrı... Bazen hassas kişilerde deride döküntü yapabilir, kas ağrısı yapabilir... Bunun dışında çok iyi tolere edilebilen bir aşıdır.

* Bunun ötesinde bir yan etkisi biliniyor mu peki?
İçindeki maddelere karşı aşırı bir duyarlılığınız varsa, bütün aşılar için geçerli yan etkiler olabilir. Ama uzun dönemde, eğer otizm gibi ciddi rahatsızlıkları soruyorsanız, onlarla ilişkiler zaten gösterilememiş. Bir ara aşılardaki cıva miktarı çok sorgulanmıştı. Yani çok sayıda aşı olunca çok miktardaki civa otizme sebep oluyor diye... Ama o ilişki de birebir olarak gösterilemedi.

* Siz çocuğunuza zatürre aşısı yaptırdınız mı?
Tabii... Eğer anne babanıza veya çocuğunuza veya kendinize yapmadığınız bir şeyi hastalarınıza yapıyorsanız bu iyi doktorluk değildir.

Günde 1 portakal çocuğunuzun tüm C vitamini ihtiyacını karşılar
* Peki aşı dışında çocuğumuzu hastalıklardan korumak için yapabileceğimiz bir şey yok mu?
Çocuklarda kişisel hijyen yöntemlerini geliştirmeliyiz. Mümkün olduğu kadar ellerini yıkamayı, diş fırçalamayı, diş fırçasını 3 ayda bir atmayı, başkalarının havlusunu kullanmamayı öğretmeliyiz. Bunlara dikkat ederek çok miktarda hastalığı kontrol altına alabiliriz. Çünkü çocuklar mikroplarla ne kadar az haşır neşir olursa o kadar az hasta olur. İkincisi, gittikleri kreşte 10 kişilik bir grupla, 4 kişilik bir grup arasındaki hastalık oranı sıklığı çok farklıdır. Mümkünse daha küçük gruplar içinde olmalılar. Üstlerini başlarını temiz tutmak çok faydalıdır. Beslenmelerine, vitaminlerine de dikkat etmek gerekir.

* Takviye olarak Vitamin C almalılar mı?
Çocuk iyi besleniyorsa, düzenli besleniyorsa, çeşitli besleniyorsa, yani her gün taze meyvesini, sebzesini yiyorsa çok fazla gerek yok. Günde bir portakal ya da iki mandalina çocuğunuzun günlük C vitamini ihtiyacını rahatlıkla karşılar. Ayrıca domateste, biberde, soğanda da C vitamini var.



Kimyasallar çocukları öldürüyor
HARVARD Üniversitesi’nin Kamu Sağlığı Bölümü tarafından yayımlanan bir rapor, gündelik hayatta kullandığımız birçok ürünün içinde bulunan kimyasal maddelerin çocuk sağlığına ne kadar zararlı olduğunu ortaya koydu. Hiç farkında olmadan maruz kalınan 202 kimyasal maddenin listesini çıkaran Harvard uzmanları, ‘sessiz bir salgın başladı’ diyerek, kimyasal maddelerin dünya çapında milyonlarca çocuğun beynine zarar vermiş olabileceğini açıkladı. 6 çocuktan birinde otizm, omurilik sorunları, sinir sistemi rahatsızlıkları, dikkat bozukluğu veya hiperaktivite görüldüğüne dikkat çeken araştırmacılar, bu kimyasallar nedeniyle 20-25 yıl sonra Alzhemier, Parkinson ve psikolojik rahatsızlıklarda patlama yaşanmasına kesin gözüyle bakıyor. İşte bu zehirli kimyasallardan bazıları:

Aseton: Kalem, yapıştırıcı, temizlik maddeleri, boya ve cila. Etilen glikol: Kozmetik ürünler, yapıştırıcı. Toluen: Plastik oyuncaklar, parfümler, deterjan, mum. Etil Asetat: Kafeinsiz kahve, çay, parfüm, şarap. Nitrobenzen: Sabun, deodorant. Fenol: Temizlik ürünleri, anestezik ilaçlar.

*NaZ*
22.01.2007, 13:26
Uyku apnesi çocuğunuzu soldurmasın!

Uyku apnesi, solunum sisteminden kaynaklanan bir sorundur. Çocuğunuzu uykuda yakalar, soluğunu keser. Oksijensiz ve huzursuz uykunun sonucu, bitkinlik, zayıf bünye, gelişme geriliği gibi faturalar çıkarır ki, zamanında müdahale edilmezse sulanmayan bir çiçek gibi çocuğunuz gözlerinizin önünde solar gider
Uyku, yenilenmedir. Hem ruh hem de beden için... Bazı hastalıklar vardır ki, uyurken sizi yorar. Mesela uyku apnesi... Yetişkinler için bile çok ciddi bir derttir, bazı durumlarda uykuda nefessiz kalıp ölmenize bile neden olur. Ama asıl önemlisi hayat kalitenizi baştan sona etkiler. Uyanırsınız, çuval gibi... Sanki uyumamış da savaşmış gibi yorgun. Sebebi solunum yetersizliğidir. Geniz eti, bademcik ve bazı deformasyonların yol açtığı. Bir yüzde 10 sebep de beyinden kaynaklanır. Uyku apnesi yetişkinler için tehlikelidir, çocuklar içinse çok daha tehlikeli... Zira çocuklarda solunum sistemi farklıdır. Bademcikler ve geniz eti vücuda oranla çok daha büyüktür, solunum fizyolojileri henüz gelişmesini tamamlamadığı için daha dardır. Sonuç, daha az oksijen, çok daha rahatsız bir uykudur. Eğer ki çocuğunuz gece deli gibi yatıyorsa, çok terliyorsa, gündüzleri hırçın, sinirli ve huysuzsa, konsantrasyon güçlüğü çekiyosa, okulda başarısızsa, gözlerinin altı çökmüşse, işte bu hastalıktan şüphelenmelisiniz. Tüm bunların nedeni, uyku uyuyamıyor olmasından kaynaklanır. Halsizlikle başlayan bu semptomlar, eğer zamanında önlem alınmazsa ölüme kadar gidebilecek sonuçlar doğurabilir.

ÖZEL ANESTEZİ GEREKİR
Korkmayın, çözülmeyecek bir sorun değildir. Sadece bir çocuk kulak burun boğaz uzmanına başvurmanız yeterlidir. Kimi zaman cerrahi, kimi zaman da tıbbi tedavi, tüm bu sorunları çözecektir. Anadolu Sağlık Merkezi Çocuk Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Anıl Güngör, “Cerrahi müdahalede komplikasyon çok düşüktür, ama anestezi hayati önem taşır” diyor. Zira zaten solunum güçlüğü çeken çocukların anatomisi farklıdır ve özel bir anestezi gerekir. Bu yüzden mutlaka anestezi uzmanı denetiminde ameliyat yapılmalıdır ki, kötü bir sürpriz yaşanmasın. Bu özeni gösterdikten sonra çocuğunuz oksijenle tanışır, huzurlu uyku ve okulda başarı ardından gelir. Tabii ki derslerini çalışıyorsa!..

6-7 YAŞINDA ÇOK GÖRÜLÜR
* Bu hastalık en çok hangi yaşlarda görülüyor?
En sıklıkla 2 ila 8 yaş arasında görülür. Çünkü bu yaşlarda üst solunum yolunun ebadına göre, lenf bezi büyümesi daha fazladır. Yani bu yaşlardaki çocukların anotomisinde, bademcik ve geniz etinin çok büyük, vücut anotomisinin ise en küçük olduğu dönemdir, ki bu tıkanmalar en çok bu dönemde, özellikle 6-7 yaş arasında olur. Ayrıca üst solunum yolu enfeksiyonları da bu dönemde çok sık görülür.

* Peki uyku apnesine sadece bademcikler ve geniz eti mi sebep olur?
Hayır. Beyindeki uyku merkezinin bozulmasıyla da olabilir... Aslında uyku apnesinin 3 temel türü var. Obstrüktif, yani tıkayıcı tarzda olan, santral, yani beyindeki solunum merkezine bağlı olan ve bu ikisinin karışımı... Santral uyku apnesinde ağızda ve burunda herhangi bir hava akımı yoktur ve solunum hareketine rastlanmaz. Uyku apnelerinin yaklaşık yüzde 10’u santral uyku apnesidir ve beyin sapındaki solunum merkezinin hastalığına bağlıdır. Obstrüktif uyku apnesinde ise solunum hareketleri olmasına rağmen ağız ve burunda hava hareketi görülmez. Uyku apnelerinin yaklaşık yüzde 85’i bu şekilde olur. Genellikle solunum çabası artmıştır. Ancak üst solunum yolundaki tıkanıklık sebebiyle hava alışverişi olmaz. Tıkanıklığın yeri burunda, yutakta veya genizde olabilir.

* Uyku apnesi merkezi sinir sisteminden kaynaklanıyorsa, ne yapıyorsunuz?
O konu nörologları ilgilendiriyor. Ama teşhisi, daha çok ‘uyku testi’ dediğimiz bir testle, polisomnogramla konuyor. Böylece solunum yolunun idare merkezinden hatalı olarak idare edildiğini test edebiliyoruz. Çok ayrıntılı bir test. Diyelim ki, anne babanın şüpheleri, birtakım gözlemleri var. Ama bu gözlemler bize uyku apnesi vardır veya yoktur demeye yetmiyor, işte o zaman yapılmasını istediğimiz bir test. Bu testte çocuklar için de, büyükler için de aynı şey geçerli. Bir akşam üstü uyku laboratuvarına geliyorlar. Yatışları yapılıyor. Herhangi bir ilaç ya da yöntem kullanmadan anne babası da yanında olmak kaydıyla çocuğun uykuya dalması bekleniyor. Uykuya dalmadan önce ya da uykuya daldıktan sonra monitorize etmek, yani izlemek amacıyla çocuğun vücuduna elektrotlar bağlanıyor. Bu sayede bizim uyku sırasında gözlemlediğimiz çok önemli parametreler var. Bunlardan birincisi beyin aktivitesi. İkincisi, kalp ritmi. Üçüncüsü, elektrofizyolojik olarak kalpte görülen aktivite. Kandaki oksijen değerleri, adale fonksiyonu...

* Bunlara bakarak neyi ayırt ediyorsunuz?
Bir kere bu uyku bozukluğu santral mi? Periferik mi, yani olay beyinde mi? Yoksa dışarıda, organlarda mı? Solunuma adaleler katılıyor mu? Oksijen ne kadar düşüyor? Bu oksijen düşmeleriyle tıkanmalar arasındaki süre ne kadar? Ve bu sürede kalp yavaşlıyor mu? Bütün bunlar son derece önemli parametreler. Bu arada tabii diğer ayırıcı bulguları da tespit edebiliyoruz. Mesela ‘Çok fazla hareketli bacak sendromu’ diye birşey var. Bu da uyku bozukluğu yapabiliyor. Bunları da ayırt edebiliyoruz.

Çocuk çok garip pozisyonlarda uyuyabilir
* Bir çocukta uyku apnesi olduğu nasıl anlaşılır?
Bu çocuklar çoğu kez kilo kazanma güçlüğü ve ufak tefek oluşlarıyla dikkat çekerler. Ayrıca bu çocuklarda sürekli horlamanın yanında, büyüme-gelişme geriliği, ağızdan soluma, gece yatağı ıslatma, gün boyu davranış ve entellektüel gelişim bozuklukları, okul başarısının düşmesi, agresif davranışlar ve hiperaktivite görülür. Ayrıca çok garip pozisyonlarda uyuyabilirler. Mesela oturur pozisyonda... Sabahları kaltıklarında baş ağrıları vardır. Geceleri nefes almak için çabalama, boğuluyor hissi vardır. Aşırı terleme olabilir. Özellikle geceleri çok fazla korkulu rüya görme veya uyurgezerlik gibi durumlar ortaya çıkabilir. Çok küçük çocuklarda, bebeklerde ise göğüs kafesinin ileri derecede içeriye çekildiği görülür.

* Peki bu çocukların muayenesinde neler dikkat edilmeli?
Normalde çocuklar uyanıkken muayene edilir. Çocukta geniz eti büyümesinin verdiği bir yüz ifadesi, ağızdan soluma görülebilir. Çocuklarda mutlaka bir büyüme gelişme çizelgesi doldurulup aşırı şişmanlık veya büyüme geriliği olup olmadığı tespit edilmelidir. Her iki burun pasajı çok dikkatle muayene edilmeli, mukozada şişme var mı, yok mu gözlenmelidir. Burundan hava akımının azalıp azalmadığı tespit edilmelidir. Ayrıca bademciklerin büyüklükleri, pozisyonları, yumuşak damağın uzunluğu da... Sert damağın genişliği, yüksekliği ile dilin büyüklüğü ve pozisyonu mutlaka gözlemlenmelidir. Çene büyüklüğü ve pozisyonu da tespit edilmelidir. Hastaların ayrıca kalp muayenelerinin de yapılmasında fayda vardır. İleri vakalarda pulmoner hipertansiyonun yol açtığı, kalp seslerinde değişimler tespit edilebilir... Çocuklarda bademcik ve geniz etinin alınması en sık uygulanan yöntemdir. Eğer yumuşak damak ve küçük dil çok uzun ve çok kalın ise bu yapılara yönelik ameliyatlar da yapılabilir.

Hepatit siroz ve kansere çevirir mi?
10 Kasım 2004 doğumlu bir oğlum var. Doğumdan itibaren 4,5 ay ‘Klostatik Hepatit’ teşhisiyle Samsun 19 Mayıs Fakültesi’nde yattı. Bu yatışı sırasında menenjit geçirdi. Dalak ve karaciğer büyüklüğü şimdi normale döndü. Ama menenjit kulaklara vurdu; duymuyor. Gözlerinde de şaşılık var. MR çektiler, beyinde çok hafif hasar olduğu tespit edildi. Şu anda zekada problem yok. Bir yazıda okudum; hepatit geçiren bir hasta 20 ila 30 yaş arası siroz ve kansere yaklanabiliyormuş, doğru mu? Bu hastalık hakkında yaşam boyu nelerle karşılaşılabilir ve alınacak tedbirler neler olmalıdır, bunları öğrenmek istiyorum. Mithat V.

Anladığım kadarıyla oğlunuzun hastalığı virüslerle oluşan hepatit değil, kolestatik, yani safra akışının tıkanması ile oluşan bir hepatit gibi gözüküyor. Öncelikle oğlunuzda ‘Hepatit hastalığı vardır’ diyebilmek için hepatit ile ilgili testlerinin yapılması gerekir. Eğer bu testlerde hepatit virüsleri saptanmazsa ne siroz ne de karaciğer kanseri riski yoktur.

*NaZ*
22.01.2007, 13:26
Çocuklar uyurken anne ve babanın
uyanık olması lazım
Her 100 çocuktan 3’ünde görülen uyku apnesi, yani uykuda solunum tıkanması, tedavi edilmediğinde tehlikeli damar hastalıklarının oluşmasına, hatta sağ kalpte büyüme ve genişleme gibi çok ciddi, ölüme yol açabilecek rahatsızlıklara sebep olabilir


* Hocam dünkü konuşmamızda ‘Bademcikleri ve geniz etini almamızda çok önemli bir endikasyon da uyku apnesi’ demiştiniz. Nedir uyku apnesi?
Solunum yolunun tıkanmasına bağlı, uykuda solunum sıkıntısı... Büyüklerdeki uyku apnesi tanımında mutlaka solunumun durması şartı aranır. Çocuklarda ise son derece yüzeysel bir solunum formu vardır. Buna hipopne diyoruz.

* Tam anlayamadım...
Apne, solunumun olmaması, durması. Hipopne de solunumun az olması, yüzeysel solunum. Çocuklarda hipopne de, apne kadar önemlidir. Çünkü hipopne, yani yüzeysel solunum dönemlerinde oksijen alışverişi çok azalır. Oksijen seviyesi çok düştüğünden uyku da bozulur. Uyku apnesi korkulu rüyalar, uyurgezerlik, diş gıcırdatmasının dışında, ciddi beyin tahribatına, kalp krizlerine yol açabilecek bir durumdur. Hatta ani bebek ölümlerine varan ciddi sonuçlar ortaya çıkabilir.

ŞİŞMANLIK RİSKLİ!
* Çok ürkütücü bir durum...
Aslında pek çok kişi uyku apnesinin hâlâ yaşlı, şişman erkeklerde görüldüğünü sanıyor. Halbuki, çocuklarda da çok sık rastlanan bir hastalık. Ve yüz yıldan fazladır da biliniyor. Ancak çocuklarda da görülebildiği 1970’lerden itibaren anlaşıldı. Ve son yıllarda yapılan çalışmalarda uyku apnesi tedavisinde özellikle çocuklarda çok büyük gelişme kaydedildi.

Uyku apnesi olan çocuk horlar
* Uyku apnesi çok sık görülür mü?
Çocukların yüzde 3’ünde görülüyor... Erişkinlerde, genellikle orta yaşın üzerinde, alkol kullanan, ağır işlerde çalışan, yani çok yorgun olan ve bir de kilolu kişilerde çok görülüyor. Çocuklarda ise, zayıf olanlarda bile görülebiliyor... Çünkü bütün gece nefes almak için adeta bir savaş, bir mücadele verirler bu çocuklar. Bunun sonucunda gıdalardan aldıkları enerjinin büyük bir kısmını yakarlar. Yaktıkları zaman vücutta büyümeye, gelişmeye rezerv kalmaz. Bir ikincisi de, her uyku evresinin özel dönemleri vardır. REM fazı dediğimiz... Çocuk o döneme her girdiğinde solunum yolları biraz daha tıkanır. O anda adaleler de felç olur. Ve zaten kapalı ve dar olan bir solunum yolu varsa, daha da kapanır. İşte çocuk o dönemden hemen çıkmaya çalışır. Solunum yolları bozulduğu için de kısmi bir uyanma olur. Tam olarak çocuğun herşeyin farkına vararak uyanması gibi değildir ama uykunun fazlarını bozar uyku apnesi. İşte çocuk bu uyku fazlarını kaçırırsa, vücutta büyüme hormonu salgılanmaz. Onun için bu çocuklarda büyüme, gelişme geriliği görülür.

* Peki bademcik ve uyku apnesi arasında nasıl bir bağlantı var?
Büyümüş bademcikler çocukta tamamen mekanik bir tıkanma yaratıyor. Ağzı, burnu, genzi kapatıyor. Bademcikler ve geniz eti o kadar büyüyor ki, çocuk normalde yaklaşık 4-5 santimetrekarelik bir yerden nefes alırken, yarım santimetrekarelik bir yerden nefes alır hale geliyor. Nefes almak da, vermek de çok güçleşiyor.

* Uyku apnesi sürekli mi olur?
Genellikle gece boyunca tekrarlar ve üst solunum yolunda direnç artışıyla karakterize olur. Bu da genellikle bademcik ve geniz etininin büyümesi sebebiyle olur. Ancak uyku apnesinin şiddeti her zaman bademcik ve geniz etinin büyüklüğü ile orantılı değildir. Başka risk faktörleri de vardır. Pek çok çocukta yutağın ve üst solunum yolunun anatomik olarak küçük olduğu göze çarpar. Baş-boyundaki doğuştan gelen anomaliler, yüz kemiklerinde veya çene kemiğinde küçük kalma veya dilin büyük olması sebebiyle de gelişebilir. Kas hastalıkları da bir sebeptir. Ayrıca şişmanlık sebebiyle özellikle boyun bölgesindeki yağ dokusu da solunum yolunu daraltarak uyku apnesine yol açabilir.

* Anne-baba çocuğunda bu rahatsızlık varsa, nasıl anlayabilir?
Uyku apnesi çoğu zaman ilk olarak horlamayla belli olur. Bütün apnesi olan çocuklar horlar. Her horlayan çocukta apne yoktur tabii. Ama horlama bir ön belirtidir. Genellikle yüksek seslidir ve arada yutak tamamen kapandığı zaman ortaya çıkan nefessizlik dönemleri vardır. Bu dönemlerde horlama sesi tamamen kesilir. Bu dönemi takiben bir nefes alma çabasıyla birlikte ayaklar, kollar faaliyete geçer. Göğüste ve karında da hareketlilik göze çarpar. Bu sebeple bu tür problemleri olan çocuklarda sık uyanma gözlenir. Horlayan çocuklar geceleri çok büyük efor sarfeden, döne döne, ‘son derece deli bir şekilde uyuyor’ diye tarif edilen, geceleri çok terleyen, diş gıcırdatan, kalkıp dolaşan, tuvalet eğitimi almış olmasına rağmen sık sık altına kaçırmaya başlayan, uyurgezerliği olan çocuklardır. Bu tür belirtileri olan çocuklarda anne babanın uyanık olması gerekir.

Kısa sürse bile çok önemlidir!
* Allah korusun çocuk nefesi durup ölebilir, değil mi?
Tabii... Uyku apnesinde karakteristik olarak, uykuya dalmayı takiben üst solunum yolunda ve yutak kaslarında aktivite azalmasına bağlı tıkanıklık, bunu takiben de hava akımının azalması görülür. Hava akımı azalmasına rağmen, nefes alma çabası devam eder ve bu giderek hipoksemi (oksijen azlığı), hiperkapni (karbondioksit birikmesi), artan solunum çabası ve bunu da takiben ilerleyen negatif hava yolu basıncına sebep olur. Üst solunum yolunun açılması ve hava akışının tekrar sağlanması, ancak uyanmayla olabilir. Çocuk bir süre sonra tekrar uykuya döner ve bu şekilde bir daire kendini tekrarlar. Tıkayıcı apneler çok kısa sürseler dahi önemlidir ve çocuklarda tam bir apne olmasına da gerek yoktur. Hipopne, yani sığ solunum da çok önemli oksijen azlığına sebep olabilir... Uzun süre tıkayıcı uyku apnesi olan çocuklarda hipoksemi, hiperkapni gelişir ve karbondioksite olan duyarlılık azaldığından, solunum beyin merkezlerinin sadece yüksek karbondioksit miktarlarına cevap vermesine bağlı olarak artırılabilir. Bu da damarlarda büzüşme ve orta çaplı damarlarda büyüme ile akciğerlerde, akciğer damarlarında pulmoner hipertansiyon dediğimiz tehlikeli damar hastalıkları oluşturur. Bu durum devam ettiğinde ise, sağ kalpte büyüme ve genişleme gibi ciddi ve hatta ölüme sebebiyet verebilecek, kalp rahatsızlıkları ortaya çıkabilir.

23 yaşındayım ve lenfoma hastasıyım
* Lenfoma hastasıyım, bir çocuğum var. Hastalığım doğumdan hemen sonra çıktı. Kitlem göğüs boşluğundaydı. Tedavim bitti, 9 aydır kontrollere gidiyorum. Gittiğim bir doktor bazı hamileliklerde timusun şiştiğini, fark edilmediğinde lenfomaya neden olduğunu söyledi. Doğruluk payı nedir? Bir daha çocuk sahibi olmak istediğimde tekrar edebilir mi? Ve çocuğumda bu hastalığın çıkma olasılığı nedir? Şeyma D.

Timüs bezi kandaki T-Lenfositlerin olgunlaştığı yerdir. Erişkin yaşta kaybolur. Görevini kemik iliği üstlenir. Bazı kişilerde timüs bezi erişkin yaştada kaybolmadan kalır. Timoma denilen timüs bezi tümörlerine neden olabilir. Bunların bir kısmı iyi huyludur ancak salgıladıkları bazı hormonlarla ciddi kansızlığa veya Myasthenia Gravis adlı nörolojik hastalığa (şiddetli halsizlik ve adele zafiyeti, yutma güçlüğü ile kendini belli eder) neden olabilir. İnvazif Timomalar kanser gibi mediasten denilen göğüs boşluğuna yayılırlar ve kanser gibi tedavi edilirler.Timüs bezinden ayrıca lenfomalar ve germ hücreli kanserler de gelişebilir. Erişkin yaşta yağ dokusuna dönmeyip, timüs bez dokusunun varlığının devam ettiği durumlarda potansiyel bir tehlike gösterdiği için, cerrahi olarak çıkartılmaları gerekir.

----------------------------------------------------------------------------------------

Tükenen kalpler ‘dinlendirilecek’
İNGİLİZ bilim adamları, tükenme noktasına gelen hastalıklı kalplerin kendini yenilemesine fırsat verecek bir yapay pompa geliştirdi. Londra’daki Royal Brampton ve Harefield hastanelerinin geliştirdiği HeartMate adlı pompa, vücuda yerleştiriliyor ve kan pompalama işlemini yerine getirerek asıl kalbi devre dışı bırakıyor. Kalpte kan pompalama merkezi sol karıncık olduğu için, HeartMate “sol karıncık destek cihazı” olarak da biliniyor. Ortalama 6 ay vücuda takılı kalıyor ve bu sırada kalp, kendini yeniliyor. Daha sonra yapay kalp çıkarılıyor ve kasları “kendine gelen” asıl kalp devreye sokuluyor. Kalp naklini ya da nakil sonrası vücudun organı reddetmesi gibi olumsuzlukları ortadan kaldırması planlanan yöntemin denemelerine, 15 ila 56 yaşlarında 15 kalp hastası katıldı ve 4’te 3 oranında tam başarı sağlandı. HeartMate’in fiyatı 110 bin dolar. Tedavi ise 130 bin dolara mal oluyor.